content

26 Şub

Zangalık Bilinci

-“Nüfus cüzdanında 1951 İstanbul doğumlu olduğun yazıyor. Fındıkzade kütüğüne kayıtlıymışsın.”
-“Babam 1940 da gelmiş İstanbul’a.. Aslen Niğde’liyim efendim.”
-“Ne iş yapıyorsun?”
-“Mobilyacıyım efendim.”
“Pek de terbiyeli birine benziyor” diye düşünen komiser, sesini biraz sertleştirerek:
-“İkide bir “efendim” deyip durma!. Ne tür mobilyalar satıyorsun?”
-“Ev mobilyaları. Marangozlar sitesinde bir atölyem var. Üç de satış mağazam.”
-“Gelirin fena sayılmaz yani..”
-“Allah’a şükür efendim.”
-“Seni neden gözaltına aldığımızı biliyorsun tabii..”
-“Anlayamadım efendim?!”
-“Biz de anlayamadık zaten! Tam on çocuğu birden evlat edinmek istemişsin.”
-“Bunda anlaşılmayacak ne var efendim?!”
-“Bunda anlaşılmayacak bir şey yok ama Yakacık Yetiştirme Yurdundan da aynı talepte bulunmuşsun.. Yalan mı?”
-“Değil efendim..Doğru..”
-Alıcı noktadaki düğüm sorusunu öne doğru eğilip, kısık sesle sordu komiser,
-“Neden?”
-“Neden olacak efendim! Yirmi tane çocuğum olmasını istediğim için.”
Komiser bağırdı:
-“Neden? Neden..? bir, iki, üç değil de yirmi be adam! Üstelik onu kız, onu erkek. Üstelik beş ila on yaş arası. Bu biraz garip değil mi?”
-“Nesi garip efendim?”
-Şu efendimi- kes.. Hem soruları ben sorarım. Söyle bu çocukları neden istedin?”
-“Söyledim ya efendim!.”
“Hay bu mesleğin içine..” diye düşünen komiser Yalçın, nedenli niçinli sorularla bu adama bir şey söyletemeyeceğini anlayınca taktik değiştirerek yumuşak sordu:
-“Çok mu istiyorsun evlat?”
-“İstemesem başıma bu durumları getirir miydim?
-“İlk kez doğru dürüst bir şey söyledin. Sen aklı başında bir adama benziyorsun aslında. Sana yardım bile edebilirim belki. Gel sen şu yirmi çocuk isteme inadından vazgeç, ne bileyim ben iki iste üç iste.. Ben de sana yardım edeyim.”
Selami Bey başını öne eğdi. Düşündü mü bilinmez, kestirdi attı:
-“Olmaz..”
Komiser hışımla yerinden fırladı.
-“Tabi yirmi istiyorsun. Yirmi istiyorsun ki onların kolunu bacağını kırıp, sokaklarda dilendiresin değil mi? hatta büyümelerini bekleyip kızları orospu yapacaksın.. Erkekleri de pezevenk mi? Bir erkek yetmez mi lan pezevenkliğe.?.”
Selami Bey de ayağa kalktı. Nefesi kesiliyormuş gibi göğsü inip kalkarak:
-“Aman Allah göstermesin komiserim.. Bu ne biçim sözler?! İnsan hiç çocuklarına böyle şeyler yapar mı? Ama yanımda çalışabilirler tabi ki.. İşim güzel bir iştir benim:”
“Kendine gel Yalçın, bu adam çocuk taciri değil ki. üstelik iyi bir işi var” diye düşündü komiser. Yorgun bir sesle:
-“Kaç kişi çalışıyor yanında?”
-“Yirmi sekiz kişi efendim.”
Hay aksi! Gene başa dönmüşlerdi. Komiser son bir gayretle:
-“Bakın Selami beyciğim, ben aslında o çocukları evlat edinme isteğinizin arkasında kötü bir niyet olduğunu sanmıyorum. Hatta bence sizin kadar efendi, terbiyeli biri belki çok kutsal, ulvi bir amaçla bu kadar çocuğu evlat edinmek istiyordur. Ne bileyim, tam yirmi çocuğu
kimsesizlikten, sefillikten kurtarıp, onlara güzel yarınlar hazırlamaya çalışmak her baba yiğindin harcı değildir kuşkusuz. Ama sizde takdir edersiniz ki bu memlekette kanun var hukuk var. Devlet o çocuklardan sorumlu. Devlet sorumluluğunu yüklendiği çocukların geleceklerini emanet edeceği kişilerin de niyetlerini, emel ve amaçlarını öğrenmek zorundadır şüphesiz. Ben size neden bu çocukları evlat edinmek istiyorsunuz- diye sormaktan vazgeçiyorum artık! Lakin sizi böyle bir isteğe sürükleyen dürtüleri de merak etmiyorum değil hani! Benimkisi sade temiz bir merak. Olaki davranışınız çok güzeldir de, ben de sizin destekçiniz, sizi takdir eden bir dostunuz, bir ağabeyiniz ve belki de dava arkadaşınız olurum. Kim bilir.. yarının ne getireceğini kim bilebilir ki? Akıl akıldan üstündür dememişler mi büyüklerimiz….
Komiser, Selami beyin gözlerinin yaşardığını görünce, “oğlum Yalçın bu fırsatı kaçırma” diye düşünüp, sesini, en içe dokunan vurgulama olduğuna inandığı, son heceler üzerine yoğunlaştırarak, sözlerini tamamladı.
-“Ne olur bana yardım edinn. Benim bu temizz ince merakımı giderinn. Olaki ben de size yardım edeyim!”
-“Sayın komiserim, aslında beni anlamayacağınızdan korkmuştum ama şansım varmış ki siz çok ince nazik birisiniz. Doğru tahmin ettiniz. Bu davranışımın arkasında çok yüce bir dava var. Ama anlatması uzun. Bilmem sıkılır mısınız?
-“Hayır..hayır. Anlatın lütfen.”
Selami bey arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı.
-“Her şey yirmi beş yıl önce başladı. Fındıkzade’de Niyazi’nin yeri vardır. Bilmem bilir misiniz?
-“Hayır. Eeee..”
-“Mahallelilerin toplandığı bir kahve işte.. Akşam altı, yediden sonra toplanıp birkaç saat okey oynardık. O gün günlerden neydi hatırlamıyorum ama soğuk, yağmurlu bir gündü. İnsanın iliklerini donduran cinsten bir soğuk. Kahve tıklım tıklım dolu. Biz birkaç arkadaş, okeyi bitirmiş, sıkı kapışmış iki tavla oyuncusunu seyrediyorduk. Derken kahvenin ocağa yakın bölümündeki bezik masasından bir şangırtıdır koptu. Cemşit ayağa kalkmış Seyfi ağabeye bağırıyordu. “Ulan çalışırıh, çalışırıh neye bir hohğ olamiriğh.. sizsiniz bunun sebebi..” Seyfi abi doğma büyüme Fatih’li. “Niye geldiniz lan buralara, buraları da bokladınız. Cibilliyetlerini şeyttiklerim!..” diye bağırdı. “Soyuma küfredersin ha!” diye bağırmasıyla Seyfi’nin üzerine atılması bir oldu Cemşid’in. Öyle bir daldılar ki birbirlerine iki masa, on-onbeş sandalye devrildi, sayısız bardak kırıldı da sayısız kişi ayıramadı onları. Kahvenin
içinde koca bir insan hengamesi başak gibi oyana bu yana savruluyorduk sadece iki insanın yeliyle. Bir ara telefona gitti Niyazi. Polis çağırmak için herhalde. Cemşit hızla telefonu alıp Seyfi’nin başına fırlattı. Ocakta ne kadar bardak çanak varsa, hepsi şangırrr.. Niyazi baktı olacak gibi değil, kahve elden gidiyor, “etmeyin eylemeyin.. bunca yılın arkadaşısınız siz. Kardeş sayılırsınız” diye yalvarmaya başladı. İlk Cemşit durdu. “Ne kardeşi be” dedi. “yere batsın böyle kardeş.”
Seyfi altta kalır mı?
“Ona kardeş olacağıma ite olurum daha iyi.” Dedi.
Bir an karşılıklı birbirlerine baktılar. Sonra Seyfi abi ayağını yere elini de masaya vurarak:
“Türküm ulan ben.. Senin ananı…” dedi.
Cemşit de ayağını yere vurdu. Elinde tuttuğu sandalyeyi masaya vurup kırdı.
“Ben de Kürdüm ulan. Senin geçmişini…” dedi. sonra arkasını dönüp kahveden çıktı. Seyfi abi taş gibi duruyordu öyle. Bizde… sonra o da çıktı. Biz hala öyle taş gibi ayakta duruyorduk. İlk Niyazi abi kendine geldi. “Yandım anam” deyip, yere çöktü. Kahve hareketlendiğinde, ben tir tir titrediğimi fark ettim. Niyazi’nin haline acıyanlar, yerden örtüleri toplarken, masaları düzeltirken, cam kırıklarını süpürürken, ben donmuş kalmıştım.
Eve doğru yürürken beynimde bir ses sürekli,
“Türküm ulan ben ananı…” derken, öbürü
”Kürdüm ulan ben geçmişini” diyordu.
Kapıyı annem açtı.
“Aaa.. Neyin var oğlum? Betin benzin atmış..” Aynaya baktım ki bende renk menk kalmamış. Hala da titremekteyim. Neyse…Ertesi gün kalktığımda, o sözlerin beni neden o kadar çok etkilediğini düşünmeye başladım. Alt tarafı birbirlerine küfretmişlerdi. “Ne vardı bunda o kadar sararıp solacak a salak Selami..” diye düşüne düşüne akşamı ettim. Yavaş yavaş ayırtına vardım ki aslında sözler değildi beni bu kadar etkileyen. Sözleri söylerken takındıkları tavır, seslerindeki o tok haşmet beni etkilemişti. Öyle bir vurmuşlardı ki masaya kahvenin zangır zangırlığı bana geçmişti adeta. Bir gün anam çarşıya babam da atölyeye gidince aynanın karşısına geçip ayağımı yere vurdum.
“Kürdüm ulan ben..”
I-ıh.. olmuyordu.
İki ayağımın üzerinde var gücümle zıplayarak,
“Türküm ulan ben..” dedim.
Olmuyordu. Bir türlü o tok haşmeti yakalayamıyordum. “Neden
olmuyordu biliyor musunuz komserciğim?”
-“Neden?”
-“Çünkü benim babam Türk anam Kürt.. Yaa komiser beyciğim..
Komiser silkelenip,
-“hadi yaa!” dedi.
-“Yaa.. komiser beyciğim, benim babam Türk, anam da Kürt. Akşama kadar aynanın karşısında tepindim durdum. Bir türlü istediğim haşmeti yakalayamadım.”
Selami Beyin yüzündeki hüzünden etkilenen komiser:
-“Canım ne var bunda böyle üzülecek!.. Biliyorsun baba asıl sayılır. Sen bal gibi Türk oğlu Türksün” dedi.
-“Bunu bende düşündüm ama şu tıp yok mu şu tıp! Hani kromozomlar falan, yarı yarıya geçiyormuş ya! Her ne kadar ayna karşısında Türküm Türküm desem de içimde başka bir taraf Kürdüm Kürdüm diyordu sanki. Neyse gene de ben Türklüğümü ezici bir otoriteyle kendime kabullendirip, bu meseleyi unuttum. Taa ki beş-altı ay sonrasında annemle babam arasındaki bir kavgaya şahit olana kadar.. Sofradaydık. Konuşma geldi, mal mülk meselelerine dayandı. Babam “senin o katır inatlı baban, çekip gitmeseydi şimdi o arazilerin hepsi bizimdi.” dedi.
Anam:
-“Katma günahsızı… şerefim dedi de başka bir şey demedi adam. Ortalığı amcam karıştırdı.”
Babam:
“Ha amcan ha baban.. onlar birbirini yedi. Olan mallara oldu. Akıl ne gezer sizin sülalede..”
Anam:
“Sende çok var sanki akıl. Neden sen de peşine düşmüyorsun. Hala var biliyorum. Kardeşlerim, amcamın oğulları nasıl geçiniyorlar sanıyorsun? Sen adam olup ilgilenmiyorsun ki!.”
Babam:
“Ulan sizin gibi eşkiyalarla uğraşılır mı be? Hepsi eşkıya.. adamı keserler valla!.”
Anam:
“Sülaleme laf söyleme moskof dölü!..” diyince ben önce basit bir küfür sandım ama babam elektrik çarpmış gibi yerinden kalkıp elindeki çatalı “anamı karıştırma” diyerek anama fırlatınca şaşırdım. Atölyede babama sordum:
“Anam niye sana moskof dölü dedi?”
“Babaannen Kırım’dan göçme ya ondan diyor.”
“Bunu biliyorum ama sen niye o kadar çok sinirlendin?”
Babam başını sağa sola sallayarak:
“Canım annemin babası evlat edinilmiş ya, göya onu kastediyor.”
“Peki ne var bunda?”
“Annemin dedesi Kırım’da zabitmiş. Son Osmanlı Rus savaşında annemin babasını devşirmiş.”
İşte şimdi apışmıştım. Kafam da karışmıştı. Türk olduğunu bildiğim babamın anası, Rumsuydu, Çerkez miydi, Abaz mıydı, Gürcü müydü belli değildi.
Komiser Yalçın:
-“Canım, babanın babası Türk mü? Sen ona bak.” dedi.
-“Ah komiserciğim, zaten iş burada karıştı. Keşke bakmaz olaydım.”
-“Nasıl?”
-“Şöyle ki, bende bunu düşündüm. Canım benim babam Niğde eşrafından İsmet Beyin oğlu değil mi nasılsa, -diye düşünüp pek aldırmadım. Lakin İsmet beyin durumu çok daha karışıkmış. Bir-iki ay sonraydı sanırım. Niğde’den halam geldi. Yemek masasındayız.
Babam halama sordu:
“Rüstem’lere gidiyor musunuz?”
“Aman yok!.. Eskileri açıp açıp moralimi bozuyor Emine karısı…”
“Ne diyor?”
“Göya babam onların hakkını yemişte!. Neymiş, göya anasının Rüstem’i çok sevdiğini bilmesine rağmen, kardeşini kayırmışta.. Kanuni hakkı olmasa bile, Rüstem’ide anası doğurmamışmıymışta.. O kadar maldan kardeşine vermemişte… falan filan!.”
Rüstem dedikleri, anne bir baba ayrı dedemin kardeşi. Yani babamın üvey amcası.
Babam:
“Mal da çok bir şey olsa gam yemem hani. Bize ne kalmış ki.. Ben bir atölye açabildim, sen bir ev alabildin ancak.. Deli mi bunlar!.”
“Aman abii.. bilmez misin adamın adı eşrafa çıkınca paranın topu onda bilir herkes. Bilmezler bizim ne sıkıntılar çektiğimizi..” vb. vb. konuşuyorlarken, ben, Rüstem’in ana bir baba ayrı kardeş olmasına taktım.
“Baba senin nenen iki evlilik mi yapmış? diye sordum.
“Evet” dedi babam. “Nenem çok güzelmiş. Dedemin önceden de gözü varmış. İlk kocası ölünce dedem almış.”
“Vay be.. Adı neymiş nenenin?”
“Şinor” dedi babam.
“Şinor mu? bu ne biçim isim?”
“Canım Müslüman yapmış ama ismini değiştirmemiş ilk kocası. Adete uyup dedem de değiştirmemiş.”
“Ne yani Müslüman değil miymiş?” dedim heyecanla.
Babam gayet sakin ağzındaki lokmayla birlikte geveleyerek,
“Ermeniymiş” demez mi?
Ben:
“Ne ermeni miymiş? diye bağırdım.
Babam şaşkın yüzüme bakıp,
“Canım Müslüman olmuş, ne var bunda?.” dedi.
Halama dönüp o makus kader sorusunu sordum:
“Hala beni Niğde’ye götürür müsün?”
Bir hafta sonra Niğde’ye gitmek üzere otobüse bindiğimizde, “iyi oldu, değişik hava iyi gelir çocuğa. Son günlerde benzi sarardı oğlumun..” derken, bir yandan da tembihliyordu anam, “Oğlana iyi bak” diye.
Halam onbeş yıldır Niğde’de oturuyor ama Aksaray’la ilişkileri kesilmemiş. Akrabaların çoğu da Aksaray’da. Niğde’yi dolaştıktan sonra Aksaray’a gittik. Her gün bir eve davet ediliyoruz. Ne çok akraba varmış. Gez gez bitmiyor.
Bir gün de Emine’lere gittik. Rüstem öleli çok olmuş. Büyük oğlu da ölünce kalan beş çocuğu Emine büyütmüş. Bizim geleceğimizi öğrenince onlar da gelmiş eve. Evde ondört-onbeş kişi var. Rüstem’in karısı Fadime nene ise sağ. Kaç yaşında olduğunu sordum, kendileri de bilmiyorlar.
Emine:
“Bak ana” dedi. “İsmet ağanın torunu bu, Mehmet’in oğlu.”
“Öpeyim nene” deyip, eline atıldım. Fadime nene isteksizce uzattığı elini çektikten sonra, yüzüme bakmaya başladı. Sofra kuruldu, yemekler yendi, Fadime nene yüzüme bakıyor. Çaylar geldi, içildi bitti, Fadime nene yüzüme bakıyor. Dayanamayıp sordum,
“Nene yüzüme de çok baktın..”
Fadime nene kızına döndü,
“Emine bunun gözleri de çakır.” dedi.
Sonra yüzüme bakmaya devam etti.
“Ne var ki bunda” dedim. “Babamın gözleri de çakır.”
“Senin dedenin gözleri de çakırdı” dedi Fadime nene.
“Evet öyleymiş” dedim.
“Ama Rüstem’in gözleri çakır değildi” dedi Fadime nene.
Ben omuz silkip,
“Ne var ki bunda” dedim.
“Senin dedenin babasının gözleri de çakırmış” dedi Fadime nene.
“Olabilir..” dedim gene omuz silkerek.
Ve Fadime nene bombayı patlattı.
“Çünkü senin dedenin babası Urummuş..”
Halam bağırdı:
“Ben size demedim mi eskileri deşmeyin diye? El kadar sabiden ne istersiniz?”
Emine:
“Kusura bakma bacım, bunadı o bunadı..” dese de, halamın hışımla yerinden kalkıp, kolumu tutmasına mani olamadı.
“Kalk oğul kalk.. burası bize göre değil. Bizde hata, adam bildik geldik.” derken halam, çıkış kapısına gelmiştik bile. Dönüşte halamı sıkıştırınca anlatmak zorunda kaldı.
Dedem İsmet beyin dedesi Süleyman bey, savaşa gitmiş. Tam üç sene eve gelmemiş. Döndüğünde karısı hamileymiş. Dedemin dedesi Rum asıllı kahyayı öldürmüş. Söylentileri ise birkaç kişi döverek, bir ev ve birkaç tarla kundaklayarak, örtbas etmiş ama aslında bunların hepsi rivayetmiş tabi. Asılsız söylentilermiş halama göre.
“Ne olacak, bizi çekemezler bunlar oğlum. Ondan eskileri deşerler.” Diyordu demesine ya, koca Aksaray’da yalnız bizim çakır gözlü olmamız, içimi bulandırmıyor değildi hani! Artık Türklüğüme mürklüğüme güvenim kalmamıştı. Ah canım anam, güzel anam diyor, ardından “Kürdüm ulan ben” diyordum.
Altı-yedi ay sonra dayımla birlikte Batman’a gittim. Annemin bir sürü kardeşleri, dayıları, halaları, amcaları, teyzeleri vardı. Nasılsa Kürttüm ya, sülalemin çokluğu göğsümü kabartıyordu. Batman küçük biryer. Kürtçe anlamasam da ayrımını yapmaya başladım ki burada başka diller de konuşuluyor.
“Dayı..” dedim, “Bunlar nece konuşuyor?”
“Arap oğlum onlar” dedi.
“Size de çok benziyorlar” dedim.
Dayım:
“Birçok arap Kürtçe konuşur aslında” dedi.
Şaşırdım.
“Nasıl yani?”
“Senin Kürt sandıkların aslında Kürt değil Arap. Kürtler bu bölgede çoğalınca Kürtçe konuşulmaya başlamış.
“Peki neden Kürtler Arapça konuşmamışlar?” dedim.
“Arapça konuşan Kürtler de var ama Kürtler Araplardan ve Acemlerden daha çok kız almış. Burada erkek evi asıldır.
“Haydaa.. Yani bizde de Arap var mı dayı?” dedim.
“Olmaz olur mu oğlum?” dedi. “Birinci Cihan Harbinin sonlarına doğru karışıklık başlayınca, kimin kimi kestiği belli değil, herkes korkudan cinsini saklamış. Ermeni Kürdüm demiş, Kürt Arabım, Arapsa Türk olduğunu söylemiş. Türkler Acem’im demiş. Burada aslen kimin ne olduğu belli değildir. Dillerinden de anlayamazsın. Acemce Arapça karışık Kürtçe konuşan Araplar olduğu gibi, Türkçe konuşan Acem’ler de vardır.
“Haydaa.. bu ne karışık iş dayı. Peki bizim sülaleyi araştırdın mı?
“Araştırmaz olur muyum evladım? Araştırdım ama işin içinden çıkamadım. Burada 30-40 yıl öncesine kadar her adam, üç-dört karı almış. Bu her adamın aldığı birçok kadının da başından iki-üç bilemedin dört evlilik geçmiş. İşin ilginci bir kadının doğurduğu çocuğu, daha sonra evlendiği adamın büyütmesi pek sıkça görülmüştür. Kıyımdan dolayı ortada kalan çocukları evlat gibi büyütmekse gelenek biçiminde bir alışkanlıkmış. Yani bu öyle şey ki, bu gün diyelim adamın üçüncü karısından olan çocuğun, nüfusta anası resmi nikahlı olan birinci karı gözükürken, aslında çocuk üçüncü karının ilk kocasından, o ilk kocaysa pek ala evlat gibi büyütülmüş, asıl anası babası Ermeni mi, Türk mü, Arap mı olduğu belli olmayan birinin oğlu olabilir
Anladın mı şimdi?
Bir bok anladıysam Arap olaydım.
Dayım sürdürdü:
“Mesela annen, babamın birinci hanımından. Ben babamın ikinci hanımındanım ama nüfusta senin nenenin çocuğu olarak görünüyorum. Senin nenenin babasıysa aslen Arapmış.”
Haydaa gene başlamıştı. Dayımın şaşkın bakışları arasında, “sus dayı.. sus..” diye bağırıp evden dışarı fırladım. Artık hiçbir şey duymak istemiyordum. Bir manastıra kapanıp ömrümün sonuna kadar integral problemleri çözmeye bile razıydım. Çok korkmuştum çok!.. Sülalede bir Çinli veya bir Hintli çıkma ihtimali bile vardı. Bu arada sormayı unuttum komiserim, siz nerelisiniz?
-“Tırabzon’luyum.”
-“Ah siz daha şanslısınız. Sizde Çerkez, Rus, Rum olur da, Arap, Ermeni olma olasılığı pek yoktur.”
Komiser:
-“Laz’ım ben yahu!.” Dedi kasılarak.
-“Hayret, konuşmanız pek düzgün.”
-“Eee.. ne de olsa uzun yıllardır İstanbul’dayım.”
-“Aklıma gelmişken komiserim, hep merak ederim.. bu Lazlar ayrı bir ırk mı? Kökenleri belli mi?
Komiser Yalçın kızardı.
-“Türküm yahu ben.. hem Türküm hem Lazım.”
-“Hem Laz hem Türk nasıl oluyor yani?!”
-“Canım mesela Kırgız Türkleri, Uygur Türkleri denmiyor mu? Ben de Laz Türk’üyüm.”
Selami beyin gözlerindeki alayı okuyan komiser, diklendi.
-“Yaa sana ne bundan!. Ha Laz Türk’ü, ha Türk Laz’ı.. hem benim kökenimi bırak.. Asıl seninle neyi konuşuyorduk.. Bütün bunların şu çocukları evlat edinme işiyle ne ilgisi var? Sen asıl bunu söyle bakalım!”
Selami Bey derin bir iç geçirdi. Sonra ayağa kalkıp, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi, başı yerde aşağı yukarı dolaşarak konuşmasını sürdürdü.
-“Ah ah, işte baktım ki ben nesebi belirsiz biriyim. Ne Türk’üm ne Kürt’üm, ne Arap’ım diyemiyorum, askere gidince tam iki sene hem ağladım hem düşündüm. “peki bu ırklar nasıl oldular” diye. “Ben Kürdüm” diyen bir ilk Kürt vardı mutlaka. “Ben Türküm” diyen bir de ilk Türk ve o muhteşem fikir bir gece ansızın flaş gibi patladı beynimde. Neden ben de bir ilk olmayaydım?!”
-“Anlamadım!” dedi komiser.
Selami Bey komiseri dinlemiyordu artık. Odanın içi Selami bey doluydu. Yüzü kızarmış.. Göğsü inip kalkıyor.. odanın ortasında elini kolunu sallayarak dolaşıyor, bağırarak anlatıyordu.
-“Evet.. Ben.. Selami Zanga.. Kendi ırkını kurmaya karar vermiş muhteşem ZANGAA.. Tam yirmi çocuk alacağım. Az mı uğraştım, az mı didindim. Çocuklarımın hayaliyle az mı hırslanıp işe saldırdım. Evet.. tam yirmi çocuk.. Onları Zangalık bilinciyle yetiştireceğim. Aralarında birbirini sevip evlenenler olacak. Safkan zangalar doğacak.. Yirmi iken kırk, kırkken yüzkırk olacaklar. “Zanga’sın sen..” “Zanga olduğunu unutma..” diyeceğim onlara. “Bir Zanga’ya da bu yakışır ancak.” diyeceğim. Her birinin torunu, ayağını, “ZANGAYIM ULAN BENN!.” diye yere vurduğunda yer gök titreyecek…”
Selami Bey bu son sözü ayağını yere vurarak öyle bir söylemişti ki ağzı hayret içinde ¼ karış açılmış onu seyreden komiser, sıçradı. Bu göğsünü yumruklayarak, ağzından salyalar saçarak bağıran, yere güm güm vuran adam, az önceki sessiz, sakin adam olabilir miydi?
-“…Çok zenginim artık… Tam yirmi sene uğraştım. Tam yirmi
sene.. Belki bir on sene daha çalışırsam elli çocuk. Elli Zanga.. Elli sene sonra elli bir eder. işte muhteşem ZANGA IRKIII!!. Ben en büyük Zanga olacağım.. Öyle bir Zangalık Bilinci aşılayacağım ki onlara, -Baş Zanga, Kök Zanga- diye saygıyla anacaklar beni torunlarım.. Torunlarına “Kök Zangamız öyle bir Zangaymış ki, -Ben Zanga’yım ulan- diye ayağını yere vurdu mu taşlar çatır çatır çatlar, yer yarım yarım yarılırmışşş” diye anlatacaklaarr…
Verdiği emirle Selami Bey apar topar arabaya atılıp, Bakırköy’e götürülürken, Komiser Yalçın, masa başından hiç kalkmamış, adı şaşkınlık- olan görünmez iple koltuğuna bağlanmıştı.
Komiser Hüseyin’in,
-“Ooo.. bu gün çok çalışmışsın Yalçın’cığım!.” Sözleriyle kendini toparladı.
İştahı da yoktu ya hani, çorbaya kaşığını daldırırken sordu:
-“Ya aklımdayken, sen Bolu’luydun değil mi hatun?”
-“Evet.. ne oldu ki?”
-“Hiiç… acaba baban da mı Bolu’luydu?”
-“Aaa.. Bilmez misin bey? Kaç kere söyledim Trakya’dan gelmişler- diye!”
-“Peki Trakya’ya nereden gelmişler?”
Balkanlardan geldiklerinden adı gibi emindi aslında.
-“Ne bileyim bey! Hem nerden çıktı şimdi bu?!”
-“Boş veer..” dedi Komiser Yalçın, tabağına konan etli yaprak sarmalarına bakıyorken “Yeter…yeter.. Suyundan koy biraz..”
M.Ş.
 

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorum Yazınız

You must be logged in to post a comment.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank