content
17 Mar

Ruha Dokunuş

Daha çocukken anneliğin temelleri atılmaya başlar. İnsan, fıtratındaki içgüdüyle donatılmışken farkında olmadan bu içgüdünün vermiş olduğu ikazlar, evcilik oyunlarıyla pekiştirilir. Ve bu duygunun ileriki yaşama dair oyunları oynanır o masum minicik yüreklerde… Yalansız ve masumane bir edayla “ anne” oyununu oynar. Ve bir an önce büyümek ve bu rolün gerçekleşmesini ister…

*****
O evcilik oyunu oynayan kız, seneler sonra artık bir anne… Masum yüreği, günümüzün saçma fikirleri ile kirletilmeye başlanmıştır çoktan. Anneliğe heves eden masum çocuk edaları, yerini isyanlara bırakmıştır. Beyinler bulanık, bakışlar donuktur. Yürek ise kararmaya mahkûm bir günün gecesinin kararması gibi, kapkaradır. Gecenin ışıklarından yoksun, yıldızların göz kırpmalarını, ay ışığını dahi fark etmeyecek, zifiri karanlıklar da dolaşır zihni… Kendi hayatının mahkûmiyetini bir şeye bağlamalıdır.

*****
Hemen bir suçlu arar kendisine…  Ve suçlunun kim olduğunu bulmuştur… Evet, suçlu oydu…
Pırıl pırıl bir çocuktu oysa. Duyguları tertemiz, saf ve berrak. Yeni mi anlıyordu oyunların sahici bir prova olduğunu?
Şimdilerde bulanık zihninin ona söyledikleri gerçek miydi ki? Daha dün okumuştu, kadın derneklerinin erkekler hakkında ki suçlamalarını… “Erkekler eşlerini eziyorlar”  deyiverdi bir çırpıda… Evet, bu böyleydi erkekler eşlerini eziyorlardı buna kendi eşi de dâhildi. Ve karar verdi “ezdirmeyeceğim kendimi”  diye…

Ve evde bir tartışmanın temelleri atılıyordu. Uzaktan bakarken eşine, dalgın gözleri, hata bulma arayışlarının ön kabulünü tasarlıyordu zihninde… Ve bu kargaşa ortamında sen haklı ben haklı tartışmaları savaştan beter bir hal almaya başlamıştı. Evde birinin yenilgiyi kabul etmesi gerekiyordu. Ama bu kendisi olmamalıydı.

******
Akşamdan sabaha kadar bir türlü mesaisi bitmiyordu kadının. Çocukların ihtiyaçları, bakımı çok ağır geliyordu… Üstüne birde eşinin sevgisini hiç belli etmeyişi de eklenince, öfkesi kızgın kum gibi yakıyordu içini. Çocuklarının her söylediği kendisine batıyordu. Geriliyordu gergin bir ip gibi… En son bütün hırsını çocuklarından alıyordu. O masum, minicik yüreğin, bakışlarındaki saflığı göremeyecek kadar kızgın,  kendisini anlamaya çalışan çocuğunun gözündeki merhamet pırıltılarının bir damlasına muhtaç kadın, hızını alamıyordu.
Çocuk “anne dur lütfen, canımı çok yakıyorsun. Ben sana ne yaptım ki anneciğim.”
Tek suçu savunmasız bir çocuk oluşuydu. Hayatı öğrenmeye çalışan ve bu yönde kendini bazı denemelerle hayata hazırlayan bu çocuğa gelecek kaygısını ta baştan veriyordu anne. Belli ki çıkan haberlerde ki, annelerin rahat yaşamasına takılıyordu zihni…

*****

Oysa oysa annelik, karşılık beklemeden vermek değil miydi? Bu bekleyişinin arka planında ne vardı? Kestiremiyordu doğrusu. Vicdanı, bin bir suçunun olduğunu söylüyordu kendisine…

SUS! Sus artık dayanamıyorum dedi…

*****
Eşinin eve gelmesi de çözüm olmuyordu artık eşini görünce de hırçınlığın en alası yaşanıyordu. Ne bekliyordu. Eğer aradığı şey “huzursa” neden huzursuzluğu yaşatıyordu ki kendisine çocuklarına ve eşine… Elde ettiği ne vardı. Kazanım mıydı bu yoksa kaybedim mi?

******

Derken vicdanı dile gelmişti: “yeter artık! Bırak bu anlamsız tartışmayı”…
Kuruyan ruhuna bir su serpme vakti gelmiş gibi görünüyordu.
“Ezilmek” dedi, kendi kendine…

*****
“Ezilmek bumuydu bunca nimetin içindeyken…
Filistin topraklarında kadınlar eşlerinin parçalanmış mübarek cesetlerini toplarken…
Bu kadar aç çocuk varken,
Dünyanın İslami coğrafyaya sahip ülkelerinde zulüm kol gezerken…
Onca çocuğun “baba!” feryatlarını unuttun mu? …
Onların babaları yokken için burkuldu mu, senin çocukların “baba” derken” dedi kendi kendine…

*****

Kapitalist sistemlerin, kadını meta gibi kullandığını anlıyor gibiydi… Sanki, sanki ne için yaşadığını unutmuş gibiydi. Ne için yaşıyordu, bu kadar nefesi kimin için tüketiyordu. Yoksa yoksa Allah’ tan mı razı değildi… Hayır, hayır dedi kendi kendine…
Bu kadar hırçın olmasının bir sebebi olmalıydı. Hayatında eksik olan bir şey vardı evet,
Bu SEVGİYDİ. Ama beşerin sevgisi değildi. Sonra düşündü.
“Hayata anlam katan neydi?” Diye sordu kendine…
Şeytanın damarlarında dolaştığını fark edince, hızlıca bütün işlerini bırakıp, doğruca abdest almaya gitti… Seccadesini serdi ve hemen secdeye kapandı…

*****
“Allah’ ım ruhum seni arıyor…
Sonsuzluk semalarında bana da bir yer ayır…
Ruhumun senden kopuşu, kalbimin ölümüne şahit oluyor…
Ruhum sensizken ben neyim? Ben sensizken…
Düzelmiyor hiç bir şey sensizken…
Sen varsan eğer ruhumun derinliklerinde
Bana ne üzüntü ne de tasa var.
Kadim bir yol bulup tutunmaya çalışırken,
Sensiz tutunamıyorum…
Muhtacım sana, ruhumda yeşert varlığını…
İkliminin sıcaklığını ruhuma yansıtıp
Bir nebzede olsa, güneşini bahşet
Var olmaya çalışan varlığımı
Seninle var et…
Kalbimi sadece sen…
Ruhumu sadece sen…
Evimin nuru sadece sen…
Elim sen… Kolum sen…
Yediğim yemek, içtiğim su sen…
Gözüm sen… Kulağım sen… Sen ol RABBİM…
Hatalarımı, senin sonsuzluk rahmetine çevir…
Beni senden bir an olsun ayırma…
… Ve beni affet…
******
“Ey iman edenler! Samimi bir tövbe ile Allaha dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter.  Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden sağlarından  (amellerinin) nurları aydınlatıp giderde, “Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla çünkü Sen her şeye kadirsin” derler.   (tahrim 8)

Etiketler : , , , , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorum Yazınız

You must be logged in to post a comment.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank