content

yazarportal-com-bilgiagi-net-tasviriefkar-com

30 Haz

Namık Kemal ve Tenkid

Tenkid kelimesi dilimize Arapçadan girmiştir. Nakd kökünden gelen bu kelime, bir malın bedeli karşılığı alınan tutar (peşin para) anlamındadır. Edebiyatta ise bir eserin değerini ölçme; ‘değerlendirme’, diğer bir anlamıyla ‘eleştiri’ demek olan tenkid, Fransızca da ‘La critique’ kelimesiyle karşılanır.
Tenkidin Arapça gramerde ism-i faili münekkid dir ve ‘eleştirmen’, ‘eleştiren’ demektir. Yani bir eseri her acıdan objektif değerlendirebilen bilim ve ilim adamlarına bu sıfat verilir.
Osmanlı edebiyatında her ne kadar tenkid yok denilse de, dibaceler ve şairlerin birbirlerine yazdıkları nazireler bu edebiyatta tenkidin olduğunun ispatı niteliğindedir. Bunun bir örneği XV. Yüzyıl şairi Necatî’ nin kendisine nazire yazan çağdaşı Mihrî hatun’ a verdiği cevapta görülmektedir. Necatî, bir kadının kendisine nazire yazmış olmasından ciddi rahatsızlık duyar ve Mihrî Hatun’ u edepsizlikle suçlar:
Ey benüm şi’ rüme nazîre diyen
Çıkma râh-ı edebden eyle hazer
Dime ki işte vezn ü kafiyede
Şi’ rüm oldı Necâtîye hem-ser

(Ey benim şiirime nazire söyleyen (Mihrî Hatun), edep yolundan çıkmaktan sakın! Şiirim, vezin ve kafiye ile Necatî’ nin şiirine eşdeğer oldu, deme!)

Yeni Türk edebiyatının ilk münekkidi ise Namık Kemal ‘ dir. Namık Kemal ise tenkid yaparken objektif bakmaktan uzaklaşıp, bir tarafı yerden yere vururken, diğer tarafı adeta göklere çıkarmıştır. Peki, bir münekkid tenkid edeceği eseri veya eserleri, kişi ya da kişileri ya hep ya hiç mantığında tenkid ediyorsa burada bir sıkıntı yok mudur? Klasik edebiyatı yerin dibine sokup, yok sayarken hiçbir bağımızın olmadığı Fransız edebiyatı savunurken, hiç düşünüldü mü acaba bu klasik edebiyatın hiç mi iyi tarafı yoktu? Oysa dünyada hiçbir edebiyat yoktur ki kendi geleneğinden kopmuş olsun. Hem gelenek kendi içerisinde mükemmelleşmektir. Münekkidimiz, bu mükemmelleşmeyi de inkar etmiş aynı zamanda.
Hem klasik edebiyatı savunup, hem Namık Kemal’i destekleyenleri de anlamıyorum. “ O dönemde bu kaçınılmazdı.” Laflarına da karnımız tok artık. Pek tabii kaçınıla bilirdi. Koskoca bir edebiyatı sadece, “Şairin hayal dünyası gerçeği yansıtmıyor, oysa edebiyat gerçeği yansıtıp, halkı aydınlatmalı” demekte yanlıştır. Şairlerin iktibas ve telmih sanatı yoluyla Hadis ve Ayetlerden alıntılar yapıp, pek tabii gerçekleri yansıtmışlardır. Hem, gerçeği yansıtmama yani muhayyel tarafı edebiyatın olmazsa olmaz bir koludur. Nedeni ise edebiyatın bir ‘Muhayyel’ sanatı olmasıdır.
Bir diğer acıdan baktığımızda ise edebiyat değiştirmedir. Yani var olanı değiştirip (yorumlayıp) kendi muhayyel dünyamızda harmanladıktan sonra ortaya çıkarmaktır. Edebiyatın gerçeği tam manasıyla yansıtmadığını, sanatkârların sözüne pekte güven olmadığını Fuzûlî’nin şu beytinden anlıyoruz:
….
Gel derse Fuzûlî ki güzellerde vefa var
Aldanma ki şairin sözü elbette ki yalandır.

Biraz daha günümüze yaklaştığımızda Fuzûlî’nin bu beytini destekler nitelikte bir cümle de Haşim’de karşımıza çıkıyor:

“Hiçbir cehre, hayalde görüldüğü kadar hakikatte güzel değildir.”

Görüldüğü gibi ister klasik edebiyatta olsun ister yeni edebiyatta bu işi hakkıyla yapan isimler hem fikirdedir. şiirin bir muhayyel sanatı olduğu göz ardı edilmemelidir. Bunun bir diğer örneğini ise Erdem Bayazıt şu şiirinde verir:

Bu şehirden gidiyorum
Gözleri kör olmuş kırlangıçlar gibi
Gurur yıkılmış soy atları gibi
Bu şehirden gidiyorum.

Bu dizeleri okuduktan sonra şaire; ‘ne oldu’, ‘niçin’, ‘neden’, ‘nereye gidiyorsun?’ gibi sorular sormak mümkün müdür? Veyahut bu gitmeler ‘kendinden’ gitmeler mi, ya da bir yerden bir yere rücu etmek mi? Biraz da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu şiirine kulak verelim:
Sen akşamlar kadar büyülü, sıcak
Rüyalarım kadar sade ve güzeldin.
Baş başa uzandık günlerce ıslak
Çimenlerin yaz bahçelerinin

Burada şairin ‘sen’ diye hitap ettiği sevgilinin acaba ‘kim’ diye merak ettiğimiz oldu mu? Şu bir hakikat ki şiirsel gerçekle hayatsal gerçek doğru orantılı değil aksine zıt orantılıdır. Olaya bir başka acıdan bakalım ve Atilla İlhan’ın Aysel Git Başımdan şiirini inceleyelim:

Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum.
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum.

Bu istememe acaba gerçek bir istememe midir, yoksa şairin çok sevmesine rağmen, bir araya gelince anlaşamayacaklarını ve birbirlerini yorarak bir süre sonra bu ilişkinin hezimete uğrayacağını bilmesi midir? Yani kalp ve beyin çatışması mıdır?

Sevindiğim anda sen üzülürsün
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
İçinde bir gemi kalkıp gitmemiş
Uzak yalnızlık limanlarına
(…)
Sakın başka bir şey getirme aklıma
(…)
Aysel git başımdan seni seviyorum…
Görüldüğü gibi şairler şiirlerinde sadece okuyucuya değil, kendilerine de yalan söylüyorlar. Buradan da anlıyoruz ki, Cumhuriyet dönemi şairlerimiz de üstad Fuzûlî’nin yukarıda belirttiğim sözünün üzerinden geçerek şiirlerini vücuda getiriyorlar. Öyleyse Namık Kemal’in eskiyi yermesi ve tamamen yok sayması fikrimce yanlıştır. Mehmed Âkif’ Safahat’ında “Allah’ tan utanmak da olur ilim ile… Heyhat!” diyor. Bende; “Eskiyi sevmek de olur ilim ile” diyorum naçizane.

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorum Yazınız

You must be logged in to post a comment.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank