content

yazarportal-com-bilgiagi-net-tasviriefkar-com

07 Tem

Demokratik Açılım Hikayesi

Batman-Mardin-Van-Diyarbakır vb illerde bazı sivil toplum kuruluşları(STK), Doğu Anadolu’da Devlet güçleri ve PKK elemanları arasında yaşanan çatışmaların durması için çağrıda bulundular. Pek çok çevre bu çağrılara abartılı anlamlar yükledi. “PKK’ya karşı bölgede sivil bir muhalefetin ortaya çıktığını, artık bu muhalefete rağmen PKK’nın çatışmaları daha fazla sürdüremeyeceği” gibi iddialarda bulundular.

Aslında STK denilen kuruluşların topluma öncülük etmeleri, onun taleplerine sözcülük etmeleri eslim etmek gerekir ki güzel bir gelişmedir. Ancak Doğu bölgesindeki STK’lar ne kadar güven içindedirler? Sahiplendikleri taleplerin ne kadarını seslendirebilmektedirler? Bir defa STK sözcülerinin kullandıkları dil oldukça sorunludur. Her iki tarafında silahları susturmasını, devletin operasyon yapmamasını, PKK’nın da eylemlerini (biraz mahçup bir tarzda) durdurmasını istemektedirler. Gerçekten her hangi normal bir ülkede devletin resmi güçleri ile ona karşı silahlı mücadele yürüten bir grubun silahlı elemanları aynı düzeyde görülebilir mi? Buradan hareketler her iki tarafa da silahlı eylemden vaz geçiniz” çağrısı ne kadar mantıklıdır, ne kadar gerçekçidir?

Öncelikle doğu bölgesinde bazı illerde devlet otoritesinin olduğu kuşkuludur. 2009 yerel seçimleri sonrasında AK Parti’nin Van Belediyesi seçimlerini kaybetmesini analiz eden Sn Hüseyin Çelik, “Bunu PKK’nın tehditlerine, bazı sandıklara AK Partili görevlileri bile yaklaştırmadıklarına, Van’da olmayan Van’lı olmayan seçmenlere oy kullandırmalarına” bağlamış idi. İktidar Partisinin adaylarına karşı eğer geçekten PKK böylesi işler yapabilmiş ise, devlet gücünü elinde tutan iktidar partisi adına bu durum büyük bir zayıflık sebebi olmuştur. Sn Çelik’in analizine abartılı taraflar olsa bile seçim sonuçları bu analizin inandırıcılık değerini arttırmaktadır. Nitekim yerel seçimler öncesinde Sn Erdoğan’ı Van’a, Diyarbakır’a gidişinde büyük sokak olayları olurdu. Şehirde esnafa PKK tarafından zorla kepenk kapattırılırdı.

O dönemin Diyarbakır Valisi olan zat ise, sokak olaylarını engelleyememiş olmalarını, “camları değil canları kurtarmaya” çalıştıklarını iddia etmişti. Diyarbakır’da, Van’da, örgüte sempati duymayan esnaf, devlet güçlerinin kendisini koruyabileceğini zannederek, örgütün kararına rağmen açtıkları dükkanları, örgüt elemanları tarafından saldırıya uğramış, kundaklanmış ise aynı esnafın benzeri bir olayda bir daha devlet garantisine güvenerek dükkanını açabilmesi mümkün müdür? Buna karşılık o esnafı devlet adına korumakla grevli olan zat ise, camları değil canları korumakla övünebilmiştir.

Şimdi benzeri bir durum o illerdeki STK’lar için geçerlidir. PKK’nın hoşlanmayacağı açıklamaları yapabilirler mi? Yapmaları halinde onları örgütün infazından kim koruyabilir? Sn. Çelik’in açıklamaları dikkate alındığında STK sözcülerinin korunmasına inanmak hayli zorlaşmaktadır. O halde STK sözcülerinin açıklamalarını içerik ve tutarlılık bakımından bir eleştiriye tabi tutmak isabetten hayli uzak görünmektedir.

PKK saldırıları arttıkça eskiden daha ok “son çırpınışları ile” bunları yaptıkları anlatılırdı. Şimdi ise bununla birlikte daha çok “demokratik açılım sebebi ile güç kaybeden örgütün saldırdığı” iddia edilmektedir. Yani PKK saldırılarının asıl teşvik edici sebeplerinin demokratik açılım olduğu tezi işlenmektedir. İşin tuhafı muhalefet çevreleri de aynı vurguyu değişik bir amaçla ama hükümeti mahkum etmek için yapmaktadır: “Bu saldırıları açılım ortaya çıkarmıştır” diye.

Akıl sahibi herkes kabul eder ki bazı illerde devlet otoritesi çok sınırlanmıştır. Devlet aldığı kararları orada uygulayamamaktadır.

Örgütün oralarda tesis ettiği kanlı hegemonya buna engel olmaktadır. Açılımın acıklı hikayesi de burada başlamaktadır. Açılım örgüte rağmen yapılacak ise, hangi otoriteyle yapılacaktır? Devletin iyice azalan otoritesinin buna yetmediği zaten görülmüştür. Devlet otoritesini yeniden kamil manada tesis ederek, onun otoritesini sınırlamayacak şartları oluşturmak yani PKK’yı tasfiye etmek demek olacaktır. Örgütün tasfiyesi ise çok yönlü ve çok kapsamlı bir iştir. Camları değil, canları kurtarması ile övünenlerin eliyle böyle bir şeyin yapılabilmesi gittikçe muhalleşmektedir.

Üstelik örgütün ana karargahı ise, Irak Kürdistan bölgesinde uzun bir zamandan beri oldukça güven içindedir. PKK elemanlarının Türkiye’ye karşı hazırlanmalarını, saldırmalarını sevk ve idare edenler, her hangi bir saldırıya uğramadan, güven içinde Kuzey Irak’tan bunu yapabilmektedirler. Orada kongrelerini rahatça toplayabiliyor, kararlar alabiliyor, elemanların saldırı hazırlıklarını yapabiliyor, onların donanımını sağladıktan sonra ilan ettikleri zaman içinde de saldırılarını yapabilmektedirler.

Irak Kürdistan Bölgesi yönetimini elinde tutan Mesut Barzani ve Celal Talabani ise yeniden Türkiye’nin müttefiki sayılmaktadırlar. ABD işgali ile birlikte artık Türkiye’ye bir “Kürt Kedisi bile vermeyeceklerini” ilan etmişlerdi. Allah için haklarını teslim etmek lazım ki, bir kedi bile vermediler. O manada sözlerine sadık çıktılar. Bu arada Sn Erdoğan’ın onlara karşı tutumunda ciddi değişiklik görüldü. Onlarla görüşmek için ileri sürdüğü şartlardan vazgeçmiş oldu. Gerçi Barzani ve Talabani, Türkiye’deki açılım politikalarını övdüler ama onların bu övgüleri açılımı gerçekleştirecek bir devlet otoritesini bazı illerde temin edemedi. ABD’nin Irak’tan çekilme kararı ile birlikte Barzani ve Talabani’nin de Türkiye ile yeniden “müttefik olmaktan” başka seçenekleri olmadığı görüşünün de haklılık payı vardır.

ABD’nin hem 1991’de hem de 2003’te Irak’a saldırıp işgal etmesi ile birlikte PKK’nın büyümesi ve yaşaması için çok daha elverişli şartlar ortaya çıkmıştır. Bu durumu dikkate almadan, “otuz senedir yapılan operasyonlarla terör bitmediğine göre” diye başlayan açıklamalar ise olayı görmemek ve anlamamakla eş anlamlıdır.

Kabul etmek gerekir ki, PKK saldırılarını STK kararları ile başlatmadığı gibi, STK kararları ile de saldırılarını bitirmeyecektir. Üstelik PKK’yı doğrudan karşılarına almamaya çalışan, hatta onun bazı iddialarına da yer veren STK açıklamalarını bu yüzden abartmamak gerekir. Örgütün kamil manada tasfiyesi yapılmadan, Türkiye’de demokrasinin standartları yükseltilemez. Örgütü tasfiye etmeyi amaçlamayan, onunla ciddi bir hesaplaşmayı içermeyen, bu arada onu da hiçbir şekilde muhatap kabul etmeden bir demokratik açılım yapılabilir mi? Geçen bir yıllık dönem böyle bir şeyin olmadığını göstermiştir.

Daha fazla analar ağlamasın, daha fazla şehit anası olmasın diye heyecanlananlar nerede şimdi? Onların heyecanları şehit analarının sayısının artmasına engel olamadı. Sayıları gittikçe çoğalmaktadır. Elbette son otuz yıldır uygulana gelen mücadele yönteminin sorunlu olduğu en azından eldeki sonuçtan bellidir. Demokratik açılıma yönelen her itirazı, “siz daha fazla kan mı dökülsün istiyorsunuz?” diye karşıladığını düşünenlerinde eldeki bakiyenin bir sağlamasını yapmaları gerekir. Türkiye bu alanda istediği bir şeyi elde edebilmiş midir? O halde yeni bir durum değerlendirmesi yapmak gerekir. STK açıklamalarının bir şeyleri değiştirmeyeceğini teslim etmek gerekir. Belki de “sözün bittiği yerdeyiz” cümlesini hatırlamak gerekir.

Etiketler : , , , , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorumlar Kapatıldı.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank