content

05 Şub

Sus!

Yedi uyurlar meselinin bugüne söyleyeceği budur. Bu dönemde “inzivadan nasibini almak” lazımdır.

“Üstüne konuşulamayan şey hakkında susmalı” diyor filozof. Bu söz karşısında bir vakitler ben de, “Üstünde susulmayan şey hakkında konuşmamalı” diye söylemiştim. Bir şeye dair, o konu üstüne, ne kadar susmuşsanız ancak o kadar konuşmaya hak

kazanırsınız, ya da konuşmalarınız o nisbette anlamlı olur. Susmadan, sükuta dalmadan, içimizin dağlarında dolaşmadan konuşmak, cehaletle özdeştir ve suyunu bulandırmaktan öteye bir değer taşımamaktadır. Suyunu bulandırıyorsun ki derin görünsün. İşte susa susa konuşanların buna ihtiyacı yoktur. Onların konuşması, hayatın susasına (bilmeyenler için şerh: Anadolu’da susa, şose yol anlamında kullanılmaktadır) düşmüş susuz biçareler için ab-ı hayat olur.

Önce sükut vardı söz değil. Daha doğrusu söz, sükut suretinde idi. Yani sükuti bir söz vardı. Dolayısıyla aslolan susmaktır. Konuşmak ve yazmak, eğer sükutu ve sükunu hedeflemezse, daimi huzuru kıblegah edinmezse birer zaaf, birer noksanlık olmaktan öteye gidemeyecektir. Aman Allahım! Ne çok konuşma var, ne çok ırlama, ne çok mutantan terane, ne çok hastalıklı hıçkırık meydan yerinde hakikat yerine, ne çok ıvır zıvır, bu pazarda işime yaramayan ne de çok şey var. Dil gürültüsü asrın metaı olmuş. Dilli şeytan ortalıkta bin bir kurumla, türlü türlü çalımla salınır olmuş. Kalbin dili suskun, hakikatin gözesi tıkalı, akıllar zahire tutkun, duygular illete ayarlı, zekanın ayarı bozuk. Her yer karanlık, insan denilen mankurtların yüzlerinde bir kızıl cehennem, dağılmış her yana mabedin külleri…

Bunca konuşmanın, gürültünün cangılından kaçıp evinin, iş yerindeki ofisinin, gönlünün, tefekkürünün, tezekkürünün mağarasında uykuya çekilecek, bu farz-ı kifayeyi yerine getirecek yürekli insanlara ihtiyaç var. Yedi uyurlar meselinin bugüne söyleyeceği budur. Bu dönemde “inzivadan nasibini almak” lazımdır. İnziva ocağını hayatın her yerine, her noktasına kurmak lazımdır. Eve, iş yerine, geceye, otobüse, tramvaya, fatura kuyruğuna, çocuğunu oynattığın parktaki banka, çayını yudumladığın balkona, sohbet meclislerine, her yere inzivayı yaymak gerek bu zamanlarda. Eski devirlerde olduğu gibi, dağa, mağaraya, çilehaneye, kuşe-i uzlete çekilmeye ne mecalimiz, ne cesaretimiz, ne de pratik hayatın baskısından kurtulmuşluğumuz var. Öyleyse geriye, Hıra’daki mağarayı, Erek Dağındaki metruk mabedi, sufilerin çilehanesini, alimlerin rahlede dillenen asude köşesini, hayatımızın tam göbeğine, ta içine, her noktasına dağıtmak, yaymak zorundayız. Bir otobüste mecburen bulunuyorsun, etrafındaki herkes ya dedikodu yapıyor, ya diyetten-kilolardan konuşuyor, ya futbol tanrısının adını anıyor, ya boş boş etrafa bakınıp kadın bacaklarını, erkek bakışlarını süzüyor, kimi elindeki üçüncü sınıf gazetenin haberlerinden medet umuyor… İşte tam zamanı, inzivaya çekilme vakti. Rabbinin isimlerini anma vakti, elindeki kitabı ya da yazıyı inatla okuma, etrafınla arana bir duyarsızlık duvarı örme, hiçbir şey yapamıyorsan gözünü göğe, ağaca çevirme, o da olmazsa kapatma vakti. İnzivayı hayatın her anına yayıp, hayatı kökten dönüşüme uğratmak, hayatı hakikat, marifet, ubudiyet eksenli kodlamak. Bütün önceliklerini buna göre ayarlamak. Günün hay huyu içinde bir saatçik olsun ‘inziva’ yaşamak, başını suyun dışına çıkarmak bizi insaniyetin, merhametin, şefkatin, samimi tefekkürün, muhlisçe ibadetin kıyılarına taşıyacaktır diye umud ediyorum.

Kim ki bir yerlerde, bir zamanlar bir şey söylemişse ya da eylemişse, söylediği/eylediği şey sadre şifa olmuşsa, insanlarda değişime/dönüşüme yol açmışsa bilelim ki o kişinin susmaları konuşmalarına galebedir, inzivadan nasibi vardır. Toplumların ahlaken kokuştuğu zamanlarda, şapla şekerin karıştığı demlerde, dünyalık arzuların uhrevi olana galip geldiği zamanlarda ehl-i inziva imdada yetişmiş, yangın ahalisinin ellerinden tutmuştur. Hazret-i Peygamberin vahye, ilhama hazır hale gelmesini sağlayan, rabbani terbiyesinin en önemli kısmını oluşturan beş yıllık inzivasını hep ihmal ederiz. Siyer kitapları detay vermez. Sanki o mübarek insan, kırk yaşında birdenbire peygamber oluvermiştir. Sanki öncesinde beşeriyetin, tabiatın zincirlerinden kurtulmak için yoğun bir ‘insanlaşma’ sürecinden geçmemiştir. Unutmayalım ki O, peygamber olmadan önce kelimenin tam anlamıyla bir ‘insan’dı, ancak bu aşamadan sonra vahye liyakat kesbetmiş ve akabinde peygamberliğe layık kılınmıştı. İşte O’nun bu kırk yaş öncesinin fevkalade önemli olduğunu ve çok özel, çok yoğun incelemelere konu olması gerektiğini düşünüyorum. İnsaniyet mertebesini es geçerek İslamiyet mertebesine vasıl olunacağını sananlar ne de çok yanılıyor. (Ki bu yanılgının ceremesini bilhassa son elli yıldır ortaya koyduğumuz karikatür nevinden dindarlık ve muhafazakarlık enstantaneleriyle ödemekteyiz.)

Hasıl-ı kelam, ifade-i meram: Tabiatımızın bizi şehvete, şöhrete, arza çağıran kaba ve ham yanlarını, hayatın her yanına yaydığımız bir tür inzivalarla pişirmeye, rafine etmeye çalışmalı ve kalbimizi, ruhumuzu tabir yerindeyse ilhama müsait hale getirmeliyiz. Ta ki iman kalplerimize girsin, bizden halis ameller sadır olsun. Dünyevilik, nefsperestlik, yüzeysel dindarlık, amellerimizde kavanozu dışardan yalamanın usancı canımıza tak etti, yeter! İnzivanın koynunda serpilelim, kanatlarımızı açalım, O’na doğru uçalım: ‘Fefirru ilallah’…

Etiketler : , , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorumlar Kapatıldı.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank