content

yazarportal-com-bilgiagi-net-tasviriefkar-com

12 Mar

Sistemin Kutsal Fenomeni: Halk İradesi

Demokrasinin kutsal fenomeni halk iradesidir. Halk iradesi toplumda var olan siyasal bilincin tercihler, aynılıklar, benzerlikler doğrultusunda sandığa yansıması; toplumsal bilinçle yoğrulmuş kişisel yargıların sandıktaki müşahhas halidir.

Tanımdan da açıkça görüleceği gibi halk iradesini değerli kılan iki ana faktör vardır. Bunlardan birincisi bireyin kendini ifade eden bir ölçü olması diğeri ise toplumsal bilinçle şekillenen sübjektif yargılardan oluşmasıdır.

Subjektif yargılar dediğimiz hususlar tamamen kişinin değer yargılarıyla ortaya çıkan yargılardır. Çoğu zaman da algıya konu şeyin kendisinden bağımsızdır ve kişinin kendi iç dünyasına göre oluşur. Seçmen iradesinin subjektif yanı da bu şekilde oluşmaktadır. Bu durumda şu can alıcı sorular sorulmalıdır: Benden nefret eden birinin iradesi benim için nasıl iyi olabilir? Sandığın başında nefretiyle öfkesiyle mühüre basan bir insanın iradesi ne kadar adil olabilir? Meğerki sandıktan çıkacak isimler o halkın birebir temsilcisi o halde onlar onu seçen öfkeli, bilgiden ve siyasal bilinçten yoksun, aklını nefretine kurban etmiş kişilerden ne kadar farklı olabilir?

Hukuk ve Devlet

İnsanları bir arada tutan temel düzen hukuktur. Kavramın insan ve toplum için ifade ettiği anlamlar üzerine ciltlerce tartışma yapılabilir. Ancak nihayetinde varılacak olan nokta şudur: Hukuk; bireyin haklarını garantiler altına alan, bireye sunulabilecek en iyi imkânları sunmak üzere toplumu ve devleti kısıtlayan kurallar dizinidir.

Devlet, toplumun bir arada yaşamasının tecellisi olarak belli kurallar dizisine tabiidir. Bu kurallar, bir yandan devlet olmanın yarattığı nimet ve külfetleri toplum kesimlerine ve bireylere eşit bir şekilde dağıtmak içindir diğer yandan da devlet ile toplum arasındaki ilişkileri düzenlemek içindir.

Devlet özü itibarıyla bir toplumda tek tek üretilenlerin bir araya toplanıp sonra da devletin eliyle topluma yeniden dağıtılma mekanizmasıdır. Bu özelliği ile devlet, devasa bir pastadır. Geniş bir sofradır. Toplumun birlikte kurduğu birlikte oturup karnını doyurduğu kocaman bir sofradır.

İktidarın Halka Devri

Türk toplumu her ne kadar ahlaki değerleri yüksek bir toplum olarak kabul edile gelmişse de bir türlü ahlaki değerleri yüksek bir siyasal elitçe yönetilme talihine asla sahip olamamıştır. Siyasetin seçme mekanizmaları ne yazık ki toplumun üst siyasi katmanlarını yüksek toplum değerlerinden uzak kişilerden oluşturmaktadır. Daha da dikkate değer olanı ise bu seçimi halkın gururla yapmasıdır. Biz seçilenlerin vasıflarını bir kenara bırakarak, seçenlerin iradesinin ne derecede bağımsız olduğu konusuna odaklanalım biraz. Malum, yasama organı halkın iradesi olduğu için kutsal ve yaptığı bu sebeple her şeyin üstündeyse, bu üstünlüğün kaynağı olan iradenin kendisinin sahihliği konusuna eğilmemiz gerekir.

Malumdur ki, halk iradesi kavramı, birkaç yazıdır ele aldığımız burjuva kültürü esaslı dünya sisteminin, tanrı kralın karşısına çıkararak kralın egemenliğini ortadan kaldırmak için kullandığı en önemli araçtır. Burjuvazi ve kapitalizm, hedeflenen iktidarın ihtiyacı olan bilgileri üreten aydın destekli yeni yönetim sisteminde iktidarı kraldan devralarak halka tevdi ettiğini ileri süren bir retorik üretmiştir. Bu retorik sayesinde toplumun yeni iktidara hem kaynaklık etmesi sağlanmış hem de iktidarlara karşı gelmesinin önüne geçilmiştir.

Yazının başında da söylediğimiz gibi, sistemin önerdiği yöntem ile birey hem kendisini ifade edebilmekte hem de subjektif değer yargıları ölçüsünde devlete şekil vermektedir. Kendini ifade etme konusunda şunları söylemek mümkündür: Kişi, yönetime dolaylı da olsa katılmakta, kendini yöneten kişinin seçilmesindeki etkinliği sayesinde bir değere sahip olmakta, yönetime katılma anlamında kendini gerçekleştirme ihtiyacını gidermektedir. Diğer konu ise bundan daha kapsamlı olup, kişinin maddi ve manevi beklentilerinin ve isteklerinin oluşturduğu subjektif (kişisel, kişinin kendisine özel) değer yargıları doğrultusunda devletin nasıl olması gerektiği konusunda rol almaktadır.

Görüldüğü gibi bireyin devletin yönetimi ile ilgili verdiği karar tamamen kendine özgü sebeplere dayanmakta, iç dünyasını oluşturan etkenlerin bir sonucu olarak ortaya çıkan bir karar şeklindedir. Sistemin uygulamadaki pratiği üzerinden –yönetici adaylarının lider sultasına tabii olduğu sorununu bir kenara bırakarak- bu hususu ele alacak olursak;

Kültür Politikası: 3F

1980’den itibaren Türkiye’de yeni bir kültür politikası uygulanmaya başlamıştır. Bir zamanlar bu politika 3F diye ifade edilirdi. Futbol, fuhuş, faiz… Futbol ile uyuştur, fuhuş ile ahlaken yozlaştır, faiz ile borçlandır, zayıflat, avucunun içine al. Kısaca böl parçala yönet gibi bir şey. Uyuşuk, yozlaşmış ve bireysel olarak sorgulama gücü kalmamış, zayıflamış, tükenmiş bireylerden kurulu, yığınsal niteliği öne çıkan bir toplum yaratma projesi.

Aslında bu sadece Türkiye’ye özgü değil evrensel bir projedir. Tek bir ekümenlik gibi tek elden daha kolay yönetilebilir bir dünya için 1980’ler, küreselleşme adıyla yeni trendlerin üretildiği, bilim adamlarının bu konuda hızla literatürü bilimsel zırvalıklarla doldurduğu yıllardır. Bu dönemin en önemli argümanı ise ulus devlet çağının sonu geldi iddiasıdır. Aslında sonu gelen bir şey yoktu. Ancak ulus devletin sonunu getirmek için küresel elitlerin hizmetindeki neo liberal aydın kesimi hızla bu konuyu pazarlamaya başladı. Onlara eş zamanlı bir şekilde finansal araçlarla değişime zorlanan devletlerin sistemle işbirliği halindeki ortakları da kendi devletlerini istenen bu değişim dalgasına itaat etmeye zorladılar.

Yeni Dünya Düzeninin Yeni İnsan Formu

Günümüzde uygulanan programlı “decentralization” ile belli başlı ulus devletler içlerindeki etnik unsurlar vasıtasıyla önce zayıflatılıp sonra da parçalanıp, yönetmesi daha kolay küçük parçalara ayrılmak isteniyor.

Bu çerçevede bir yandan o ulus devletin kolektif bilinci olarak da adlandırdığımız milli şuuru yerle bir edilmeye çalışılırken diğer yandan da küresel anlamda insanlığa yeniden format atılmaya çalışılmakta, dünya vatandaşlığına indirgenmiş, farklılıkları azaltılmış tek tip bir insan formu üretilmeye çalışılmaktadır. Türkiye’nin özellikle 1980’lerden itibaren yaşadığı değişimleri ve yeni milenyumla birlikte yaşadığı bilinçaltı bombardımanlarını bu kapsamda yeniden düşünmek gerekmektedir.

Korku İçin Kriz

Bu dönüştürme kapsamında dünya sistemine sorun çıkarabilecek önemli ulusların hepsi özellikle ekonomik nitelikli büyük krizlerle karşı karşıya getirilerek toplumlarının bireysel refah düzeyleri aşağı çekilmeye çalışılmıştır. Arjantin, Brezilya, Malezya, Türkiye gibi -potansiyel güçlü- ülkelerin bu krizlere yakın tarihin dönüm noktalarında yakalanmış olması kesinlikle bir tesadüf değildir.

Bu krizlerin birey ve toplum üzerindeki en önemli işlevi, kıt kanaat de olsa devlet ile güven içinde sürdürülen ilişkisiyi sekteye uğratmaktır. Uluslar arası sebeplerle gerçekleşen bu krizler bireylere devletlerini yönetenlerin onların sandığı kadar güçlü olmadığı, yöneticileri sistemle işbirliği yapmazsa daha da kötülerinin başlarına geleceği mesajı verilmiştir.

Özellikle 2001 Ekonomik Krizi Türkiye’de bu mesajı çok açık bir şekilde vermiş ve Keynesyen Endişeye[1] sürüklenen bireyler ve toplum bu mesajı çok iyi bir şekilde almıştır. Toplum da krizin hemen ardından yapılan seçimlerde uluslar arası sistemin uygun bulduğu yönetim kadrolarını güçlü desteklerle iktidara taşımıştır.

2001 Krizi, Türkiye’de insanların ihtiyat saiki kavramını genç kuşaklara yaşatan bir krizdir. Bu sayede genç kuşakların da gelecek kaygısı ile hareket etmeleri sağlanmış, gencinden yaşlısına tüm topluma güvende olmadıkları hissettirilmiştir. Güvensizlik içindeki toplum ise bunun sonucunda bu mesajı veren uluslararası sistemin uygunluk onayı verdiği kadroları seçerek geleceğini sağlama almak istemiştir.

İstikrar Ne Demek

Benliğinin en derinine kadar krizi hisseden toplumumuz, daha ileriye gitmektense mevcudu korumak demek de olan istikrarı tercih etmiştir. Uluslararası sistem gücü temsil ediyordu, onay verdikleri de istikrarı. Ötekiler ise kriz demekti. Argüman çok basit aslında... İnsanlar pragmatist. Daldaki iki kuştansa eldeki bir kuş diyor. Nefes almanın sürdürülebilirliği denebilir toplumun bu durumdaki haline... Şükürcü bir toplumduk hep. Ama krizlerle feleğimiz öyle bir şaşırtıldı ki bırakın insan gibi yaşamayı nefes aldığımıza bile şükreder olduk.

1980 öncesi dönem bloklaşmanın etkisiyle Amerikancı çevrelerin daima yönetimde güçlü olduğu bir dönemdi. Sovyet tehdidi ortadan kalkınca küresel sistem kriz tehdidini devreye sokmuştur. Kümes hayvanlarında gözlemlenen çok bildik bir davranış vardır. Kümesin yakınlarına tilki geldiği zaman bütün tavuklar tedirgin bir şekilde sahiplerinin etrafına toplanırlar. Sahipleri yakınlarda değilse hepsi kümese toplanır. Normal zamanlarda bir türlü bir araya toplayamadığımız tavuklar bu tehlike zamanında o kadar uysaldır ki bu, gerçekten hayret edilecek bir durumdur. Dışarıdan gelen bu ölümcül tehdit, onları çok rahat kontrol edilebilir, yönetilebilir uysal varlıklara dönüştürmektedir.

1980 öncesi dönemde sık sık başvurulan dış tehdit kavramının da, bugünkü yönetimlerin “İstikrara destek olmazsanız kriz gelir” tehdidinin de arkasında yatan tek gerçek budur. Kendi rızası ile teslim olmuş, kolay yönetilebilir, uysal kitleler yaratarak onların göstermelik siyasi iradeleri ile siyasi meşruiyet elde etmek. Günümüz siyasal demokrasisinin en büyük silahı bu gerçektir. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin toplumları kriz tecrübesi ile terbiye edilirken Turuncu Devrim ülkelerinde de sistem, benzer mekanizmaları kullanarak insanları batı şemsiyesinde dünya vatandaşlığına davet etmiştir.

Çokluğun Değeri Çok Olmasından mı Gelir?

Sistemin bugünkü uygulama pratiğine kısaca bakacak olursak göreceğimiz şey, çokluğun seçimidir. Krizlerle yıldırılan toplum, medya yoluyla seçilmek istenen kadrolar için ikna edilmekte, yaratılan çoğunluk sayesinde bu kadrolar meşruiyet kazanmaktadır. Oysaki toplumlar çok güçlü bir hipnoz altındadır. Hipnoz altındaki insanların sayısı bir de olsa bir milyon da olsa irade diye ortaya koyacakları şey hiçbir şekilde geçerli bir irade değildir.

Hukuk diliyle ifade edecek olursak, hipnoz altındaki insanların hiçbir şekilde fiil ehliyeti yoktur. Bu yüzden çokluklarının herhangi bir anlamı yoktur.

İnsan, aklıyla ve iradesi ile insandır. Ancak günümüz toplumları, krizler yoluyla tehdit altındadır. Türkiye örneğini ele alacak olursak; çoğunluk dediğimiz ve Türkiye nüfusunun % 80’den fazlasını oluşturan orta ve alt gelir grubundaki insanların milli gelirden aldığı pay % 20 civarındadır ve bu kesimin neredeyse tamamı sisteme borçludur[2]. Sisteme en büyük desteği sağlayan bu kesimin en büyük endişesi sistemin başına bir iş gelmesidir. Maazallah sistemin burnu kanasa bu kesimdeki insanlar komaya girecek kadar sisteme göbekten bağlıdırlar. Yani toplumun çoğunluğunu oluşturan kitlelerin bir tercih yapma şansı yoktur. Boğazına kadar borca batmış bu kesimlerin sistemin ömrü için duacı olmaktan başka çaresi yoktur.

Toplumsal Yozlaşma

Diğer yandan karşımızda hızla yozlaşan bir toplum vardır. 1980’lerden beri uygulanan kültür politikaları ile toplumumuz hızla ruhunu, kimliğini ve kişiliğini kaybetmekte, bütün insani vasıflarından sıyrılmaktadır. Toplum, vakarı elden bırakmayan bireylerden kurulu bir toplumken bugünkü geldiğimiz noktada toplumun ar damarı çatlamakta, milli bilinci aşınırken ahlaki değerlerinden uzaklaşıp içgüdülerine teslim olmuş bireylerden oluşan kocaman bir yığına dönüşmektedir.

Bir toplumu ayakta tutan yegane şey ortak şuurdur. Buna asabiye, kolektif bilinç, milli şuur gibi çeşitli adlar verilmektedir eskiden beri. Eğer ki bunları kaybetmiş ve değerlerinden soyutlanmışsa bir toplum, o toplum için sona gelinmiş demektir.

Toplum o kadar dejenere olmaya başladı ki her gün, medya tarafından yaratılan yeni bir tanrıya tapınmakta, daha birine ibadetini tamamlamadan öteki için sıraya girmektedir. Az önce de dile getirdiğimiz gibi toplum derin bir hipnoz altında, önüne kim konursa onun peşinden gözü kapalı gidebilmektedir. Bu haliyle toplum, yukarılardan verilecek bir işaretle sokakları doldurmaya hazır yığınlar olarak da karşımıza durmaktadır.

Sonuç olarak günümüz toplumları pagan toplumlara dönüşmektedir. Hristiyanı olsun, İslamisi olsun hiç fark etmiyor. Toplumların yerleşik kutsalları kadar her gün yenilenen günlük tanrıları da mevcuttur. Sistem ve onun iletişim aracı medya her gün yeni bir tanrıyı önümüze koyuyor. Biz de o gün ona inanıyor, onunla yaşıyor ertesi gün yeni bir tanrı ümidiyle gözlerimizi güne kapıyoruz.

Gerekse tehditlerle dimağları devre dışı bırakılmış gerekse bu pagan yaşama kültürü ile yozlaşmış toplumların erdemli davranışlar ortaya koyması mümkün değildir. Erdem özü itibarıyla insan bilgeliğine dayalı davranış ve olguları ifade eder. İnsanüstü aşkın anlamları da olan erdem, insan ruhunun kalitesi ile ilgili bir durum iken ruhunu bir kenara koymuş, günlük tanrıların peşinde kendini berhava eden insanlardan oluşan kitlelerin kerameti kendinden menkul erdemli davranışlar sergilemesini beklemek beyhude bir çabadır. Toplumlar sürekli yeni şeylere inandırılıyor, yeni şeyler sevdiriliyor. Toplum sevmek ve nefret etmek şeklindeki içgüdüsel ihtiyaçlarını kendine göre sebeplerle değil, kendisine gösterilen şeylere göre gidermektedir.

Sonuç;

Yoksulluğa, içgüdüsel korkulara, öfkeye, nefrete, ayrımcılığa gark olmuş bir toplumda kim başkası için adil olabilir ki? Adaletin terazisini kime verirseniz verin kendine daha fazla tartacaktır. Hele bir de terazi bozuksa doğacak sonuç köküyle adaletsizlik olacaktır. Başta sorduğumuz gibi; Benim hakkımda kine, öfkeye, nefrete bulanmış, açlık ve yokluk tehdidi altındaki birisi benim hakkımda ne kadar adil olabilir? Benden nefret edenler toplumun isterse tamamını oluştursunlar benim hakkım; onların merhametsizliğe batmış kör vicdanları mıdır?

Son söz;

Bir dostun bir yazısının son notunda yer alan güzel bir örneği hatırlayalım:

Sokrat’a baldıran zehrini içiren de çoğunluğun kararıydı. Ancak tarih gösterdi ki haklı olan Sokrat’tı. Bu kadim örnek açıkça göstermektedir ki çok olmak, çoğunluk olmak haklı olmaya yetmemektedir.
 


[1] Keynesyen Endişe: İktisatçı J. M. Keynes, bireylerin eldeki paralarının bir kısmını ihtiyat saiki (gelecek endişesi diye yorumlanmaktadır) ile bir kenarda tuttuklarını ileri sürmektedir. Bizim toplumumuzda yastık altı para diye ifade edilen kaynaklar bu şekilde ifade edilen gelecek kaygısı ile bir kenara atılıp unutulan paralardan oluşmaktadır. Özellikle 1940’larda çok ağır bir yokluk yaşamış olan toplumumuzun orta yaş üzeri kesimlerinde bu dürtü çok daha yüksektir. 2001 Krizi ile bu dürtü genç kuşaklara da aktarılmış, onların da aynı endişeyi gözeterek hareket etmeleri sağlanmıştır.

 

 

[2] Türkiye’deki gelir dağılımı istatistikleri toplumun önemli bir kısmının üretilen toplam milli gelirden dışlandığını milli gelirin önemli bir kısmını sınırlı sayıda kişinin paylaştığı görülmektedir. Öte yandan milli gelirden dışlanmış olan kesimin bugün neredeyse tamamı en az önümüzdeki 4-5 yıllarının gelirlerini kapsayacak şekilde sisteme borçlandığı görülmektedir. Piyasadaki sarsıntılar en çok bu kesimi etkilemekte, piyasa dengesizlikleri durumunda ödeme zorluğuna düşen bu kesimler gecikme olmaksızın hukukun ellerini yakasında hissetmektedirler. Bu yüzden sistemin en büyük duacıları dara düşmüş olan bu kesimlerdir.

 

 

Etiketler : , , , , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorum Yazınız

You must be logged in to post a comment.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank