content

27 May

İstanbul’u İlk Kim Fethetti ve İşgalden Nasıl Kurtuldu?

Allah Rasülü s.a.v.’in “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur” şeklindeki iltifatı, Buhârî Hazretlerinin et-Târihu’l-Kebîr ve et-Târihu’s-Sagîr adlı eserleri dâhil çok sayıda kaynakta yer alan sahih ve merfû bir Hadis-i Şerif’tir. Bu övgüye mazhar olmak için başta Eyyüb-El Ensarî r.a. olmak üzere uğruna sayısız Müslüman şehid olmuştur.

 

Sahabe-i Kiram ile başlayan fetih sürecinin, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri ile neticelenmesinin en güzel izahını Ivan Illich’in “Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir” cümlesi yapar.

 

Hz Peygamber s.a.v. döneminde Arap yarımadasındaki topraklarını kaybetmeye başlayan Bizans’ın yıkılması dolayısıyla bu uğurda verilen mücadele tam 8 asır sürer. Her savaş sonunda kazanılan topraklar İstanbul’a bir adım daha yaklaştırır Müslümanları. Ama meyvenin olgunlaşması ve Bizans’ın kalbine girmek, 8 yüz yıl gibi bir zaman gerektirir.  

 

Bütün Müslümanların büyük muhabbet beslediği ve sevdiği Eyyüb-El Ensarî r.a. kimdir? O, Hz Peygamber hicret ettiğinde evinde konuk olduğu Medineli bir Müslüman. Yani Ensar…

 

Aslında Eyyüb-El Ensarî’nin seçilmesinde hem de kaldığı evle ilgili az bilinen oldukça ilginç bir hikâye ve mucize vardır.

 

Eyyüb-El Ensarî’nin evi daha Efendimiz aleyhisselam doğmadan, Hz Peygamber’in gelip kalması için yaptırılmış dahası evi yaptıran zat, Allah Resulü’ne birde mektup bırakmıştır. Bu konunun ayrıntılarını bir sonraki yazımıza bırakıp, İstanbul’un yine üzerinde pek durulmayan başka bir boyutunu ele alalım.

 

İstanbul nihayet 29 Mayıs 1453’de Müslümanların eline geçer ve adına “Payitaht” denilir. Payitahtlık görevini ise 13 Kasım 1918'de uğradığı Masonik işgale kadar sürdürür.

 

Sonrası; işgalci Siyonist İngiliz kayıtları, resmi tarih ve gerçekler…

 

Kutsal Emanetleri bağrında tutan İstanbul, önce Mason Selanik çapulcularının, sonrada İskoç Locası mensuplarının elindedir.

 

2 Ekim 1923 günü işgaliresmen sona erdiren İngiliz, Fransız ve İtalyan birlikleri İstanbul’un yönetimini, Selahaddin Adil Paşa’ya Dolmabahçe’de düzenlenen törenle terk eder. Ankara hükümetinin askerleri ise İstanbul’a ancak 6 Ekim 1923’de gelebilirler.

 

TBMM, 1 Kasım 1922 tarih ve 308 sayılı kararıyla Devlet-i Âli Osmanî’yi lağvettiğini ilan eder. Buradaki ilginç ve dikkat çekici ayrıntı genellikle gözlerden kaçar.

 

Ankara Hükümeti 1 Kasım 1922’de İstanbul’la ilgili karar aldığında, İstanbul tümüyle İngiliz işgal güçlerinin yönetimi altındadır. Yani TBMM’nin İstanbul’la uzaktan yakından bir bağı yoktur. Dahası resmi tarihe göre, Ankara ile işgal güçleri savaş halindeler. Peki, nasıl olurda işgal güçleri idareleri altındaki bir toprakla ilgili savaş halinde oldukları bir yönetimin kararını tanırlar? Nasıl olurda işgal güçlerinin elindeki bir Sultan, Ankara’nın kararıyla kendi devletinin yok edildiğini kabul eder? TBMM, kendi toprağı olmayan ve işgale rağmen hâlâ hukuki varlığını sürdüren bir devleti nasıl lağvedebilir? Peki, Ankara hangi yetkiyle Mason Abdulmecid’i halife tayin etmiştir? Cevabı bilinen pek çok soru hep birbirini izler.

 

‘İngiliz’in İstanbul’u işgal amacıyla, TBMM’nin amacı örtüşmüştür’ denilebilir elbette. Ama resmi tarih bize, ‘işgal güçlerini ülkeden attık’ demiyor muydu? Oysa İstanbul’u işgal edenlerle hem savaşılmadı, hem de İstanbul savaş neticesinde geri alınmadı.

 

30 Nisan’da Akşam gazetesinden Şenay Yıldız’a konuşan Hüsamettin Cindoruk, bu durumu şu cümlelerle teyit ediyor: “28 Şubat’ta, 31 Mart'tan gelen düşünce tarzıdır. Bugün yapılanlar 31 Mart'ın tasfiyesidir.”

 

Takvim’in yayın yönetmeni Ergun Diler, 2 Mayıs’taki yazısında 31 Mart hadisenin sonuçlarını şu cümlelerle özetliyor: “1906 ve 1908'de kimselerin bilmediği iki gizli anlaşma yapıldı. Bu tarihten sonra yaşanan birçok şey plan dâhilindeydi. İsrail devletinin kurulması gibi mesela... Adamlar İsrail'i Beyoğlu'nda bize kurdurttu. İçerideki Beyaz Türkler de seve seve yardım etti. Zaten aksini kimse düşünemezdi…”

 

Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesi, İsrail’in kuruluşu ve İstanbul’un işgali/iadesi, Hilafet’in ilgası gibi gelişmeler birbirinden bağımsız sıradan hadiseler değil elbette.

 

1924’de artık İstanbul sizin ve Hilafeti kaldırıp, halife kılıklı uşağı ülkeden sürdünüz. Peki, kontrolünüzde olmayan İstanbul’daki devleti nasıl ilga ettiniz? İngilizler demedi mi? “Hele dur bakalım, burası bizim ve Padişah’ta bizim esirimiz”

 

Bize bugüne kadar Paşa’nın, Bandırma Vapuru’yla “gizlice” Samsun’a gittiğini söylememişler miydi? Oysa bu gidiş için İngilizlerin 30 kadar kişiye vize verdikleri ve bu gidişinde İngiliz vizesiyle gerçekleştiği belgelerle ortada.

 

Bizans’ın Osmanlı tarafından yıkılıp, İstanbul’un el değiştirmesi, batılıların Osmanlı’ya kin duymalarının en önemli nedenlerinden biri değil miydi? O halde, tüm arzuları gerçeklemiş ve İstanbul’u ele geçirmişken tek kurşun atılmadan İstanbul’u neden iade ettiler? Onları İstanbul’dan bile vazgeçiren şey neydi?

 

Resmi tarihe göre; Ankara’nın kuvvetleri 6 Ekim 1923 günü İstanbul'a girmiş ve şehri 5 yıla yakın süren düşman işgalinden kurtarmışmış, peki nasıl oldu bu?

 

“İngilizler ne uğruna İstanbul’u tek kurşun atılmadan iade ettiler” diye haklı olarak insan sormadan edemiyor. Sahi ne uğruna oldu bütün bunlar?

 

Aslında her şey ortada… Bunun cevabını aslında herkes açık seçik biliyor elbet.

 

Her şey 31 Mart’la da başlamadı kuşkusuz. O, önemli neticelerden sadece biri.

31 Mart’tan sonra 1909’da Hamburg’da toplanan Dünya Siyonist Kongresi’ne Selanik Delegesi olarak katılan Moiz Kohen yani nam-ı diğer Munis Tekinalp, daha Osmanlı hayatta iken Osmanlı sonrasında yaşanacakları kaleme alır. Kemalizm ideolojisinin baş mimarlarından biri olacak olan Moiz Kohen’in yazıları ve icraatları, süreci anlamamız açısından önemli ipuçları taşır.

 

Mehmet Şevket Eygi’nin birkaç gün önce kaleme aldığı “Pakraduniler” başlıklı yazısı ile Aksiyon Dergisi’nin yıllar önce “Ermeniler'i yöneten Yahudiler” başlıklı haberindeki bilgiler çoğu kişi için şaşırtıcı gelebilir. Ermeni meselesinin pek bilinmeyen bu boyutu, Cindoruk’un 31 Mart sürecinin tasfiyesi ile ilgili endişelerini haklı çıkarması açısından da son derece önemli. Konunun daha iyi anlaşılması için yazıdaki linkleri okumakta yarar var.

 

Hiçbir şey anlatıldığı ve aktarıldığı gibi değil. Yaygın kanaatin aksine en yakında yaşananlar, en az bilinenleri oluşturuyor. 27 Mayıs bir yana, 28 Şubat, 27 Nisan hatta Uludere gibi olayları bile çözebilmiş değiliz. “Uludere’nin başka bir ülkece yapıldığı, (hadi açıkça söyleyelim diyeceğim ama kimi kastedildiğini çoğu kimse anlamıştır) konunun savaş nedeni sayılabileceği için üzerine gidilemediği, ortaya çıkması durumunda coğrafyanın karışabileceği ihtimali” iddiaları bile meselelerin hiç de yansıtıldığı gibi olmadığını göstermesi bakımından oldukça önemli.

 

Konuyu yeniden gündeme taşıyan ABD’li gazetenin ve patronunun kimliği, haberdeki zamanlama, hatta haberi Türkiye’de ilk yayınlayan gazetenin ilişkileri ve de gerçek patronu dahi başlı başına çok şey ifade ediyor.

 

Cindoruk iddiasında çok haklı. Süren mücadele, sadece Ergenekon türü yapılar değil, 1908’de kalbimize giren Selanikli işgalinden kurtulma mücadelesi. Bu işgal sona ermeden, ne İstanbul ne de Anadolu’nun kurtulduğu söylenebilir.

 

Bir beldenin tapusu, o beldenin mabetleridir. İstanbul’un tapusu ise Eyüp Sultan, Fatih, Yavuz Selim, Süleymaniye, Sultan Ahmet, Şehzade, Beyazıt gibi camiler. Ama Ayasofya esareti sürdükçe, kimse İstanbul’un kurtulduğuna beni ikna edemez.

 

Ayrıca Sultanahmet, Çemberlitaş ve Kıztaşı’ndaki dikilitaşlar ayakta olduğu müddetçe, Hadis-i Şerifteki İstanbul’a dair müjdenin tam anlamıyla gerçekleşmiş olacağını da pek sanmıyorum.

 

O taşlarla, Firavun’un küresel mirasçıları arasında önemli bir bağ olmalı. Üstelik bu bağ sadece İstanbul’la da sınırlı değil. Birçok ülkedeki benzer dikilitaşlar, Eyfel Kulesi ve New York’daki sözde Özgürlük Anıtı’nın arasındaki ciddi ilişkilerden söz edilir. Belki bunların koordinatlarının kesişmesinden ünlü altıgen yıldız ya da başka şekillerde çıkabilir. Meraklıların üzerinde çalışmasında yarar var.

 

Netice itibariyle Ayasofya’nın esareti sürse de, komşum Fatih Camiinin 4 yıl süren restorasyonu nihayet bitti. Bu süreçte birkaç yüzyıllık çınarlar kimyasallarla kurutulup kesildi. Failleri bu kesim için yasal kılıf bulabilirler elbette. Umarım Allah’a verecek haklı bir cevapları da vardır.

 

Cami’nin yeniden açılışı, Başbakan Erdoğan tarafından İstanbul’un Bizans’tan devr alınışının yıl dönümünde yapılacak. Hayırlı olsun.

 

Lakin Fatih Sultan Hazretleri kalkıp gelse, çeşmelerine kör tıpalar çakılarak kurdun kuşun bir damla suç içmesine bile izin verilmediği, her bir köşesine rant gözüyle bakıldığı, ruhunu kaybetmeye az kalmış şehir için yeni seferlere çıkardı sanırım.

 

Sizce de, Fatih Sultan Han yeni seferlere çıkar mıydı?

Etiketler : , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorumlar Kapatıldı.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank