content

yazarportal-com-bilgiagi-net-tasviriefkar-com

23 Nis

Görmek ve İnanmak!

Görmek inanmaya yeter mi, inanmak için görmek mi gerek, her gördüğüne inanmak ne kadar doğru?

Ağaç dalının veya yaprağının sallandığını görmek rüzgârın işaretiyse; fakat ağaç ve rüzgârın kendisi bir şeye işaret değilse, birinin bir konuda akıl yürüttüğünü görmek aklın işaretiyse; fakat aklın kendisi bir şeye işaret değilse böylesi bir görme ile çıkarım yapmak doğru mudur? Bunu böyle algılayanlarda bir problem yok mudur? Böyle idrak edenlerin idrakı ne derecededir?

Evet, inanmayı görmeye indirgemek ne kadar doğrudur? Gördüğünü zaten görüyorsundur inkârı olmaz ki gördüğünün. Ayrıca gördüğünün varlığına inanıyorum da demek, abes olur.

İşte burada anlatmak istediğim şey tam da bu; görmek ve inanmak ayrı şeylerdir ve birbirileri ile ilişkilendirilmemelidir.

Peki, ya körler ne yapsın!

Mesela biz; bir köre bir adım daha atarsan kuyuya döşersin desek, o da kuyuyu görmediğinden bize inanmasa haklı mıdır? Haklı olsa dahi o adımı atsa sonucu ne olur? Görmüyor diye kuyu yok olacak mı?

Doktor, hastalığın budur diyor ve görmediğin halde inanıyorsun. O kadar inanıyorsun ki hastalığın nedir diyenlere: Doktorun dediğini tekrarlıyorsun.

Bazen gördüğüne de inanmayabilirsin aslında.

Örneğin; birisini görüyorsun fakat verdiği hiçbir vaadine/sözüne inanmıyorsun. Birisini de görmüyorsun ama verdiği her vaadine inanıyorsun. İşte inanmak ve inanmamak budur.

Vaadine inandığına inanmaktır inanmak.

Evet, imanın kedisi de gaybidir. Ve gaybi olanların varlığına inanmaktır inanmak.

İnanç bazında iman gaybi (göz önünde olmayan olgulara iman) olduğundan; Allah’ın varlığına inanmak da, yokluğuna inanmak da gaybidir. Varlığına veya yokluğuna inanmak da inanmak sayılır. Ama birisi varlığına öteki yokluğuna inanmıştır ve neticede her ikisi de inanmıştır. Bu bağlamda dünyada inanmayan yok denilebilir. Yani inançsızlık yoktur. Müsbet veya menfi bir inanç vardır. Evet, inançsız kimse yoktur. İnançta herkes aynıdır-birdir. Herkesin inandığı aynı değildir-bir değildir sadece.

Yoksa geçici bir başıboşluğu, savurganlığı ve haytalığı özendirdiğinden mi “inanmıyorum” kandırmacasına ve kendi kedini aldatma limanına sığınmalı...

Aslında tartışılması gereken iman/inanç değil de şu olmalı; kişi doğru bildiği yanlışlarına mı inanmalı yoksa yanlış bulduğu doğrulara mı?

Enteresandır ki gördüklerimiz hep bizi üzmüştür ama görmediklerimiz öyle mi?

Görmemek yok anlamına gelmez. Gözlerini kapatıp ateşe atlayan kişi ateşin de onu tutuşturmamasını beklemesin. Yani; gözlerini kapatarak ateşi görmezden gelmesi ne ateşi ne de yakıcılığını yok eder. Bir şeyi görmediğin için yok sayman, yok olmasını sağlamaz.

Başka bir ifade ile Gözlerini kapatmak suretiyle ateşi görmezden gelip ateşe atlamak, yanmayı önleyemez. Rüzgârı görmediğimiz halde fırtınaların neler yaptığını “görüyoruz.”

Ateşi ateş yapan yakıcı ısısıdır. Bu ısıyı yok saymak ateşin yakıcı özelliğini yok etmez.

Ölüm de Allah’ın yakıcı/belirgin ve baş edilmez ısısıdır denilebilir.

Birileri, varlığı ve varoluşu tesadüf ve tabiata bağlayabilir.

Çünkü varlığın inşasında yoktuk ve bu varoluşa ne müdahalemiz olmuş ne de şahit olmuşuz. İşte bu yüzden de varoluş hakkında kesin bir bilgimiz yok denilebilir. Ama varız işte.

Varoluşu bırakalım, şahit olduğumuz bu yok oluş hakkında ne diyeceksiniz?

Bu yok oluşa/ölüme neden müdahale edemiyor, engel olamıyoruz? Neden ölümsüzleştiremiyoruz bu tesadüf eseri olan varlığı/yaşamı ve varoluşu. Neden tabiatın size verdiği ve sahibi olduğunuzu zannettiğiniz ruhunuzu tesadüfen geri veriyorsunuz ki?

Sakın ölmeyin! Öldüğünüzde Allah’ı göreceksiniz. Ve O’na söylemeniz gereken çok şey olacak...

İnanmak için şayet görmek yetseydi, Mekkelilerin tümünün iman etmiş olması gerekirdi peygambere. Ebu Cehil ve Ebu Leheb gibileri Peygamber efendimizi ve mucizesini görmesine rağmen inanmadılar, fakat Bilal-i Habeşi de inandı, Selan-ı Farısi de. İsa’yı görenlerin tümü ona inandı mı, peki ya Musa’ya! Muhammed'i, İsa'yı Musa'yı görmek başka, onların birer Resul olduklarına inanmak başka!

Mesele görme meselesi değil, iman meselesi. Belki de nasip meselesi…

Ve ey kavmim! Bu ne hal? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum ve siz, beni ateşe çağırıyorsunuz. 40/41-42”

Sizi varlığına davet ettiğimin varlığında yanılıyorsam/ yanlış isem; kaybedecek neyiniz var? Peki, ya siz! Yokluğuna davet ettikleriniz ya varsa, neler yaşayacağımızın farkında mısınız?

Ben, hala: "Bu dünyadaki hayatımızdan başka bir şey/hayat yok, dünyaya geldiğimiz gibi ölürüz ve bizi ancak zaman yok eder!" diyenlere değil, “Fakat onların bu konuda hiçbir bilgileri yok, onlar sadece zannederler.” diyen Allah’a inanıyorum.

Neden mi?

Çünkü İnkâr edenler, “Biz bu Kur’an’a da ondan önceki kitaplara da asla inanmayız” dediler. Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman birbirlerine laf atıp/çevirip dururlar. Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara, “Siz olmasaydınız, biz mutlaka iman eden kimseler olurduk” derler. Büyüklük taslayanlar, zayıf ve güçsüz görülenlere, “Size hidayet geldikten sonra, biz mi sizi ondan alıkoyduk? Hayır, suçlu olanlar sizlerdiniz 40/31-32”derler.  İkazını dikkate değer bulduğumdan, bu hengâmede olmak ve bu duruma düşmek istemediğimden…

Bu inkâr ve yokluk inancında dost ve yoldaş olanların müstakbelde birbirlerini suçlayarak ve artık fayda sağlayamayacağı bir pişmanlıkla düşman kesilecekleri günde ne suçlayanlardan ne de suçlananlardan olmak istemem de ondan…

Etiketler : , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorum Yazınız

You must be logged in to post a comment.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank