content

yazarportal-com-bilgiagi-net-tasviriefkar-com

24 Şub

Bir Daha Dönmediler

Amasyalı Şair Mustafa Ayvalının Kaleminden)
Bir daha geri dönmediler oğul! Deyip, o yaşlı bedenini mıh gibi çivilediği sedirin

hemen önündeki pencere pervazına dirseğini dayayıp, bir eli yüzünde, diğer elinde üç çekim tespih, karşı dağları seyre dalan Satı Nine’nin buz mavisi gözlerini unutmak ne mümkün…
Yıl 1914 aylardan ekim. Bayırlılar ekin hasadını yeni bitirmiş, nadasa bırakılacak tarlalara kağnı çetenine doldurulan hayvan gübrelerini taşıma işleri devam ediyordu. Bir sonraki yıl için güz ekimi başlamıştı bile. Güneş ışıkları karşı tepenin yamaçlarını henüz aydınlatmadan çil horozun ötüşüyle birlikte, üzerinde kılıcın bile kasatura gibi durduğu buğday tenli, iri cüsseli evin tek oğlu Hasan, dilinde besmele yatağından yavaş yavaş doğruldu.  Biricik kızı Satı’nın üzerinden gece boyu kayan yorganı tekrar örtüp usulca yanağına bir öpücük daha kondurdu. Hasan’ın kırküç yaşındaki babası Ahmet Çavuş, çok daha önceden kalkarak iki katlı ahşap evin kanatlı kapısı önünde abdestini almış ve elinde güğüm, omzunda peşkirle namazgâha doğru yönelmişti.

Gelin Hatice ocakta kaynayan yarma aşını taşmasın diye karıştırırken, bir yandan el yordamıyla terecede iğne iplik arıyor, diğer yandan da gözü gibi koruduğu yedi yaşındaki kızı Satı’nın derin ve sessiz nefes alış verişini dinliyordu. Küçük kızın gördüğü rüyadan mıdır bilinmez, ara sıra o masumane gülen yüzüne bakıp, kâh hüzünleniyor kâh tebessüm ediyordu. Bir ara gözü, akşamdan eşiyle kaynatasının eskimiş kıl pantolon ve yün çoraplarını çitiyip, yamalı frenk gömleği ile birlikte yol azığı olarak da bir tas yoğurt, pekmez ve somun koyduğu kirişteki çivide asılı duran heybeye takıldı. Kınalı elleri, bir an yemenisinden taşıp da alnında sarkan siyah kâküllerine gitmiş, “Bir tutam kesip de gizlice heybeye koysam mı?” diye düşünmüştü… İşte o an, damarlarında dolaşan kanın yüreğinin daha derin bölgesinde bir yere doğru ılık ılık aktığını hissetmiş, felç geçirircesine eli kolu tutmaz olmuştu. Eşinin ‘’Sofra hazır mı Hatice?’’ diye seslenişiyle bir nebze kendine gelse de tedirgin yüreğinde yavaş yavaş derinleşen bir yaranın oluştuğunu hissetmişti. Gelinle oğlun dizüstü oturup, Ahmet Çavuş’unsa bağdaş kurduğu sofrada eşlerin göz ucuyla bakışmaları sonrası, çorbaya sallanan kaşık sesleri kesiliyor, gözler seher yelinin sağa sola sürüklediği gazellerin pencere önündeki uçuşuna çevriliyordu.

Muhtar, bir gün önce halkı köy odasında toplamış, ‘’Komşular! Sarıkamış ve doğu illeri Moskoflar, Ermeniler tarafından ele geçirilmiş vatan işgal ediliyor. Genç, yaşlı eli silah tutan bütün erkeklerin tez elden hazırlıklarını tamamlayarak toplanma yeri olan Alevi nahiyesine doğru yola çıkmaları gerekmektedir.’’ demişti. Mesele vatan ve namus meselesiydi. İki el kanda da olsa gitmek gerekti. Şükür ki buğday hasat edilmiş ve en azından geride kalanların tenceresi boş kaynamayacaktı.

Sofradan erken kalkan Hasan, ‘’Baba’’ diye seslendi.  ‘’Sen ineklerin yemini karıp, sularını ver. Koyunların yemlerine tuz ilave edip Karabaş’a da yal vermeyi unutma! Ben çıkıyorum. Haa baba! Bir de tarlaya gelirken eğer uyanırsa torunun Satı’yı da getir e mi?’’Hasan, kızı için hüzünlü bir vedanın hazırlığını yapıyordu belki de… Eşi Hatice’ye sarılıp “Allaha emanet olun” dedikten sonra alnından öpüp ahıra doğru yöneldi. Sarı öküzlere koşum takımlarını vurup, karasabanı omzuna yüklendi. Ayaklarında çarık ve elinde övendireyle köye yaklaşık bir kilometre Boztepe mevkiindeki tarlasında çift sürmek üzere yola koyuldu. Arkasından bakakalan eşi gözyaşlarını içine akıtırken, hıçkırmamak için kendini zor tutuyordu. Ağılın etrafında eline geçirdiği bir çalman süpürgesi ile bilinçsizce sağı solu süpürüyor, bir yandan da gözyaşlarıyla ıslanan yanaklarını el örgüsü hırkasıyla silmeye çalışıyordu. Ahmet Çavuş, kuşluk vaktine doğru işlerini bitirmiş, bir sekiye oturup tabakasından çıkardığı tütünü diliyle ıslattığı sigara kâğıdına sardıktan sonra cepkeninden özenle çıkardığı muhtar çakmağıyla yakarak derin bir nefes çekmişti.

Gözlerini köy meydanına çevirdiğinde ise, öylesine dalgındı ki kor haline gelmiş sigaranın yaktığı işaret parmağının acısına bile aldırış etmiyordu. Oğlu Hasan daha küçük bir çocukken, yıllar önce kaybettiği eşini, belki bir gün babasız ve dedesiz büyüyecek olan torunu Satı’yı, belki de bundan sonra hayatı tek başına göğüsleyecek olan gelini Hatice’yi düşünüyordu. Kim bilir…
Hatice duyduğu ağlama sesiyle elindeki süpürgeyi bir yana atıp, eve doğru deli gibi koşmaya başladı. Bu yedi yaşındaki kızı Satı’dan başkası değildi. Uykudan yeni uyanmış, pembe yanaklarında henüz iyileşmeye yüz tutmuş suçiçeği nedeniyle meydana gelen kabukları yolmanın verdiği acı neticesinde, annesini de yanında göremeyince başlamıştı ağlamaya. Hangi yürek dayanır ki iç çekişine, küçücük dudaklarını büzüp hıçkırırken minik elleriyle gözyaşlarını silmeye çalışan lüle saçlı o masum bebeğe… Hangi yürek…
Gün ortasına doğru güneş zaman zaman cılız yüzünü gösteriyor, en çok da bulutların arkasına çekilerek gözden kayboluyordu. Kuşlar harman yerinde arta kalan arpa ve buğday danelerini yemekle meşgulken, sincaplar tavan arasına yumurta ve ceviz taşıma telaşındaydı. Bir karınca kendi cüssesinden çok daha büyük ayva çekirdeğini yuvasına doğru sürüklerken, arada erzak taşımakta zorlanan ailenin diğer fertlerine yardım etmekten de geri kalmıyordu……

(Devam Edecek) 

 

Etiketler :

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorumlar Kapatıldı.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank