content

yazarportal-com-bilgiagi-net-tasviriefkar-com

04 Haz

1915 Ermeni Tehcirinin Ana Nedeni, 1912 Balkan Türk Soykırımıdır

1912 Balkan Savaşı’nın 100. yıldönümüydü sessizce geldi geçti Balkanlar’da Sırplar, Rumlar ve Bulgarların ittifak yaparak Osmanlı’ya saldırdığı yıl. Balkanlar’da Türk soykırımının 100. yılı geçerken Ermeni propagandası 2015’de çığ gibi geliyor dedik. Balkan soykırımda yaklaşık 600 bin Türk ve Müslüman Rumeli ve Balkanlar’da katledildi. 900 bin Türk ve Müslüman ölümden kaçarak göç yollarına düştü. 500 yıldır yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kaldılar. Trakya, İstanbul ve Anadolu topraklarına sığındılar. Ünlü ‘Balkan muhacirleri’ işte onlardır. 1912’yi bilmeden ve anlamadan 1915 Ermeni olaylarını anlayamazsınız.

Açıyı daha geniş tutalım. I. Dünya Savaşını anlamadan konuyu anlayamazsınız. Bu savaşta taraf olan 4 büyük Avrupa İmparatorluğu’nun (İngiltere, Almanya, Rusya ve Osmanlı) pozisyonlarını ve hedeflerini, stratejilerini, taktiklerini anlamadan Ermeni tehcirini yerli yerine oturtamazsınız. 1. Dünya Savaşı’na daha sonra tüm dünyada 25 ülke katıldı. Toplam 8.5 milyon kişi öldü. 7 milyon kişi kayıp veya esir oldu. 21 milyon insan yaralandı veya sakat kaldı. 1908-1918 arasındaki fırtınalı 10 yılı kavramadan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl yıkıldığını ve Yeni Türkiye’nin 1920’lerde nasıl kurulduğunu bilmeden bugünü ve geleceği doğru anlayamazsınız. Çünkü bugün adeta 100 yıllık hesaplar yeniden gündemde. 100 yıllık rövanşlar alınmak isteniyor.

100 yıllık defterler açılıp tekrar masaya konuyor. 100 yıl öncesini bilmezseniz, bugün önünüze konan faturayı anlamazsınız. Birileri “100 yıl geciktin, hadi öde çık!” der. Evi boşaltmak zorunda kalırsınız! Ev dediğim şu üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları. Yani bugünkü milli sınırları içindeki Türkiye. 4 kıtaya yayılmış koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan kala kala elimizde kalan son vatan toprağı olan Türkiye’nin ve onun yaşam alanı Anadolu’nun kıymetini bilmezseniz, onu da elinizden alırlar. Tıpkı 1912’deki Balkan göçmenleri gibi yüzlerce yıl yaşadığınız topraklardan atılır, vatansız kalırsınız! Bugünün gençleri bunları öğrenmeli. Dindar olacaklarsa, Müslüman olacaklarsa, önce Avrupa’da 100 yıl önce Türk ve Müslümanların başına gelenleri bilmeliler. Onları ‘dindar nesil’ olarak yetiştirmek isteyenler , önce kendi tarihlerini doğru dürüst öğretmeliler. Günümüz siyasetçileri de tarih sınavında. Bir çift söz de onlara…. Önce 100 yıl önce Yeni Türkiye’nin o yıkıntılar içinde nasıl kurulduğunu bileceksiniz, ondan sonra bugün Yeni Türkiye çığlıkları atacaksınız. Bilmeden çığlık atanların çığlığı, ilerde acı çığlıklara dönüşebilir. Tıpkı 100 yıl önceki gibi… Çünkü günümüzdeki hesapları doğru okumak için önce tarih bilmek gerekiyor. Sonra bilgiyle, akılla, serinkanlılıkla geçmişle hesaplaşmak gerekiyor. Bunu yapmadan 2015 ile hesaplaşamaz ve 2023’lere gidemezsiniz. Demek ki tarih bugün artık dün değildir. Tarih geleceğimizdir! Tarih yarınımızdır! Öyleyse yarınımızı, geleceğimizi kurtarmak için tarihi iyi bileceğiz. Şimdi dönelim tekrar 100 yıl öncesine. Bu yazının ana tezi şudur: 1915 Ermeni tehcirinin ana nedeni 1912 Balkanlar’daki Türk soykırımıdır. Şimdi bu ana tezin gerekçelerini 3 maddede özetleyelim: 1- 1912’de Balkan savaşı sürecinde Rumeli ve Balkanlar’da yaşanan Türk soykırımı İT’nin Osmanlı toprakları içindeki farklı din, milliyet ve kimliklerden tüm farklı unsurların hürriyet ve meşrutiyet rejiminde işbirliği yapmasına dayanan “İttihad-ı anasır” (Unsurların birliği) politikasına son verdi. Yeni-Osmanlı düşleri sona erdi.

Unsurların ayrışması ve elde kalan son vatan parçası olan Anadolu’nun farklı din ve milliyetlerden (Rumlar ve Ermeniler) temizlenmesi politikasını gündeme getirdi. Ermeni tehciri (Zorunlu göç) askeri nedenlerin de eklenmesiyle 1912’den çıkan dersler sonucu gündeme geldi. ‘Mübadele’ fikri ve uygulaması da 1912 ile birlikte ortaya çıktı. 2- Ermeni tehciri İT yönetimine, 1913’ten itibaren Balkan Savaşı yenilgisinden dersler çıkaran Alman subayları tarafından önerildi. Anadolu’nun farklı din ve milliyetlerden temizlenmesini 1913’te ilk gündeme getiren Osmanlı’nın baş askeri danışmanı ünlü Alman General Goltz Paşa’dır.

Daha sonra fiilen Osmanlı Ordusu Genelkurmay Başkanı pozisyonunu üstlenen General Bronsart von Schellendorf’tur. 3- 27 Mayıs1915’te Enver Paşa tarafından alınan Ermeni tehciri ‘askeri kararı’nın ana nedeni 1915 ocak ayındaki Sarıkamış yenilgisi ve Doğu’da 80 bin Osmanlı askerinin kaybı sonucu, desteğinde Rus ordusunun Ermeni çeteleri Van, Bitlis ve Muş’u ele geçirmesidir. Şubat 1915’te daha Rus ordusu gelmeden Van’da Ermeni çetelerin 10 bin kişi ile başlattığı isyan ve bundan sonra bölgede Türk ve Müslümanlara yaptıkları zulüm sonucu bölgeden kaçışlar başlamıştır.

Bu gelişme İT yönetiminde yeniden bir Rumeli-Balkan faciasının yaşanacağı korkusunu doğurmuştur. Aynı trajedinin bu kez Doğu Anadolu’da yaşanacağı korkusu Ermeni tehcirini hızlandırmıştır. Şimdi bu konuları biraz daha açalım: Yıl 1912. Hürriyet’in ilanından 4 yıl sonra, Abdülhamit’i devirip iktidarı büyük ölçüde ele alan İttihat Terakki yoğun tepkiler ve ordu içindeki karşı hareketler sonucu hükümeti bırakır, muhalefete çekilir. Osmanlı’daki bu siyasi kargaşayı değerlendiren Balkan ülkeleri (Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan) aralarında ittifak yaparak Osmanlı’ya saldırırlar. Ordu’daki kargaşa, terhis kaosu ve siyasi çekişmeler (Subaylar arasında İttihatçı-İtilafçı kavgası) sonucu Osmanlı ordusu büyük bir yenilgiye uğrar. Selanik gibi büyük bir kent tek kurşun atmadan teslim edilir. İşte Rumeli ve Balkanlar’daki büyük kıyım ve büyük göç bu süreçte yaşanır. Savaş sırasında tam 1.5 milyon Türk ve Müslüman Balkanlar’da 500 yıldır yaşadıkları topraklarını, vatanlarını, yerlerini, yurtlarını, evlerini, barklarını, mallarını mülklerini terk etmek zorunda kalırlar. Çok vahşet yaşanır. Çok acı çekilir. Türkler ve Müslümanlar camilere doldurulup yakılır, bombalanır. Kadınların kızların ırzlarına geçilir ve öldürülür. Hamile kadınların karnını yarıp öldürmek günlük oyun haline gelir.

Bu vahşeti o dönem orada olan bazı Batılı gazeteci ve gözlemciler dehşetle anlatır. Bu gazetecilerden birisi de daha sonra Rusya’da liderliğe yükselecek olan ünlü Troçki’dir. Bu savaşta Avrupa’nın belki de yüzyıllardır görmediği bir ölçüde ‘sivil vahşet’ yaşanır. 600 bin Türk ve Müslüman katledilir. 900 bin insan göç yollarına düşüp canını kurtarır. Balkan savaşı yenilgisi ve Balkan muhacirleri Osmanlı toplumunda travmatik ölçüde derin acılar bırakır.

Dönemin önde gelen edebiyatçıları bu konuda çok çarpıcı eserler kaleme alırlar. (Merak edenler Mehmet Akif’in bu konuda yazdıklarını, Ömer Seyfettin öykülerini ve Refik Halid’in ‘Gurbet Hikayeleri’ni -Gözyaşı öyküsü- okuyabilir) Bu göçmenlerin büyük kısmı Anadolu’ya nakledilir. Orada yerleştirilmeye çalışılır. Günümüzde pek çok kişinin aile köklerinde bir Rumeli-Balkan göçmeni hikayesi vardır. İT düşüncesinde büyük kırılma: Yeni Osmanlı düşüne son! 1912 yılında İttihat Terakki (İT) iktidarda değildir. Ancak 1908 Temmuz ayından beri ülkedeki en güçlü siyasi aktör konumundadır. İT’nin 1908 Hürriyet’in ilanını gerçekleştirirken ve daha sonra 1909 yılının 31 Mart’ı sonrası Osmanlı İmparatorluğu içindeki farklı milliyet ve dinlerden tüm unsurlara karşı izlediği temel politika “İttihad-ı Anasır” politikasıdır. Bu sözcük “Unsurların birliği” anlamına gelir.

Bunun anlamı o sırada özellikle Makedonya’da çatışan Bulgar, Sırp, Rum, Ermeni, Arnavut, Ulah, Yahudi gibi tüm farklı milliyetlerden unsurlar arasında “Meşrutiyet ve Anayasa” temelinde bireysel ve etnik hakların sağlanmasıdır. Amaç herkesin ortak ve eşit hukuk sistemi ile milliyet ve din temelindeki çatışmaların önlenmesidir. İT bu ‘Yeni Osmanlı’ düzeni için bu büyük uzlaşma ve anlaşmanın sihirli formülünü “Kanun-u Esasi”de, yani Anayasa’da görmektedir. Anayasa’da bireysel ve kurumsal özgürlükler sağlanınca tüm milli ve dini çatışmalar sona erecektir. Yeni Osmanlılar ve Yeni Osmanlılık Tanzimat’tan beri (1839) gelen bir yenileşme ve reform arzusudur. Osmanlı’nın batı hukuk normlarını benimseyerek yıkılmaktan kurtulacağı inancıdır. Değişim ve yenilenme arzusudur. İnancıdır. İT büyük ölçüde Tanzimat’ta başlayan ve Jöntürkler aracılığı ile 1900’lü yıllara taşınan bu ‘Yeni Osmanlı’ ülküsünü sürdürmüştür. Bu yüzden farklı din ve milliyetlere büyük bir anlayış ve hoşgörü ile bakılmıştır. İT başlangıçta Ermeni, hatta Bulgar örgütlerle padişahı devirmek ve Hürriyet, Anayasa getirmek için beraber çalışmış, işbirliği yapmıştır. Bu nedenle gerek 1908’de top atışlarıyla Hürriyet ilan edildiği zaman Selanik’te, tüm Makedonya’da ve daha sonra 1909’da İstanbul’da gazete sayfaları ve belleklerde kalan temel bir fotoğraf vardır. Bu fotoğraflarda, papaz, haham ve imamlar hep birlikte “Hürriyet ve Meşrutiyet” sloganları altında yürürken görülürler. Bu tablo İT’nin “İttihad-ı Anasır” (Unsurların Birliği) politikasının savunucusu İT’nin özlediği ve desteklediği tablodur. Tüm farklı milliyet ve dinlerden unsurlar Yeni Osmanlı’nın Hürriyet, Meşrutiyet ve Medeniyet yolunda hep birlikte elele yürüyeceklerdir. Bu hayal gerçek hayatta böyle olmaz. Osmanlı İmparatorluğu içindeki Bulgarlar, Sırplar, Rumlar ve Ermeniler 1908 Hürriyet’in ilanı ile beraber milliyetçi ve ayrılıkçı faaliyetlerine daha da hız verirler.Kilise liderlik yapar. 1912’de Osmanlı’daki siyasi kaosu da fırsat bilen (İT yönetimi terk etmiştir) Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan aralarında ittifak yaparak Osmanlı ordusuna saldırırlar. Saldırı sadece askeri çatışma düzeyinde kalmaz. Rumeli, Makedonya ve Balkanlar’daki tüm Türk ve Müslümanlar kıyıma uğrar. Öldürülür, ezilir ve kovulur. Avrupa kıtasında son 100 yıldır yaşanmamış büyük bir katliam ve kitlesel göç yaşanır. Türkler, Müslümanlar ve kısaca Osmanlı Rumeli ve Balkanlar’dan kovulur. Türklerin bütün mal varlığı,zenginliğine el konur.Göz dikilen bu zenginliktir. Balkanlar’da 1912’de yaşanan bu Türk soykırımı İT’nin “İttihad-ı Anasır” (Unsurların Birliği) politikasına ağır bir darbe indirir. Türkçülük akımı 1912 sonrası başlar İttihat Terakki içinde Türkçülük akımı ve Türk milliyetçiliği esas olarak 1912’de bu büyük Balkan faciasından sonra başlar. Yıllarca Türkçülüğün ana merkezi olarak bilinen “Türk Ocakları”nın kurulma tarihi 1912’dir. Yani Balkan Savaşı’nın yarattığı travmatik etki ve buna karşı milli tepki sonucu ortaya çıkmıştır. Zaten Osmanlı’da en son ortaya çıkan milliyetçi akım Türk milliyetçiliğidir. Bulgar, Sırp, Rum-Yunan ve Ermeni milliyetçiliği çok daha önce ortaya çıkmış ve Osmanlı’ya karşı Batılı ülkelerin büyük desteğini görmüştür. Türkler mecbur kalmıştır. İlk Yunan krallığı Osmanlı’ya karşı savaşan İngiltere-Fransa-Rusya desteğiyle 1821’de kuruldu. Sırbistan ve Bulgaristan bağımsızlığını 1878’de Berlin anlaşması ile kazandı. Dolayısıyla milliyetçilik Rumeli’de Bulgar, Sırp ve Yunanlılar (Rumlar) arasında çok güçlüydü. İT’nin öncüleri ise başlangıçta milliyetçilik davası gütmüyorlardı. Biraz hayali ve biraz romantik bir “Hürriyetçilik” ideali peşindeydiler. İT’nin ilk ortaya çkışında milliyetçi unsurlar çok zayıf ve şekilsizdi.

Ama dediğimiz gibi 1912’de Türk ve Müslümanların Rumeli ve Balkanlar’dan kovulması, bir anlamda Rumeli’de Türklere karşı tam bir “etnik temizlik” yapılması İT yönetiminde hem şok etkisi yarattı, hem de farklı düşüncelere yönelmelerine yol açtı. Milliyetçilik 1912’den çıkarılan mecburi sonuç olarak Türkler arasında yayılmaya başladı. 1912 Osmanlı toplumunda Türk ve Müslümanlar arasında o güne kadar yaygın bir duygu olmayan “yabancı düşmanlığı”nı da körükledi.Yaşanan soykırım nedeniyle düşmanlık öncelikle Rumları ve Ermenileri hedef almaya başladı. Alman askeri misyonunun politikaya etkisi İT’nin farklı düşüncelere yönelmede Almanların da tayin edici bir rolü oldu. 1890’ların başından beri Osmanlı ordusunu düzeltmek için gelmiş Alman subayları ve askeri misyonu vardır. O sırada Osmanlı ordusunu ıslah ve düzeltme misyonu ile gelmiş olan önemli bir subay vardı. Adı Colmar Freiherr von der Goltz. Osmanlı tarihinde kısaca Goltz Paşa olarak bilinir.

Goltz Paşa 1883 ve 1895 yılları arasında Osmanlı askeri eğitimini supervizor olarak yönetti. O yıllar arasında Harbiye mezunlarının neredeyse tümü bu Goltz Paşa’nın yönetimi ve dersleri altında yetişmiştir. 1908’de Hürriyet’in ilanı ile yeniden İstanbul’a gelen Goltz Paşa 1911’de Mareşal rütbesini alarak Osmanlı ordusu kurmay başkanı yardımcısı oldu. Goltz Paşa 1908’de Hürriyet’in ilanına öncülük eden İT içindeki askerleri de “Devrimi Londra ve Paris’tekiler yapmadı. Anadolu kökenli bu subaylara herkes ‘Alman subayları’ diyor” sözleriyle övmüştür. Goltz Paşa 1. Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı’da görevde kaldı. Bu arada 1912 Balkan Savaşı’nda fiili görevler de aldı. 1914 ağustosunda Dünya Savaşı başlayınca Almanya’ya gitti, Belçika askeri valiliğine atandı. Ancak burada sivillere karşı baskı (Topluca çalışma kamplarına yollama gibi) yöntemlerini uygulamak istemeyerek yeniden kendi isteğiyle İstanbul’a geldi. 1914 Aralık ayında Goltz Paşa tekrar İstanbul’a döndü. Sultanın ve Harbiye Nazırı’nın (Enver Paşa) kişisel askeri danışmanı pozisyonunu üstlendi. Daha sonra savaşta Irak’taki 6. Ordu’nun Komutanı oldu. 19 Nisan 1916’da Bağdat’ta tifüs nedeniyle aşırı ateş sonucu öldü. Vasiyeti bir Türk ve Alman bayrağı ile Tarabya’daki Alman Konsolosluğu’na gömülmekti. Vasiyeti yerine getirildi. Halen Tarabya’da Alman konsolosluğu içindeki o nefis manzaralı tepede, dönemin Alman Büyükelçisi Wangenheim ile birlikte bu özel ve görkemli mezarlıkta yatmaktadır. İşte bu Goltz Paşa, Osmanlı’nın kendisinin de rol aldığı 1912 Balkan yenilgisinden hemen sonra enteresan fikirler geliştirmeye başladı. Ne de olsa askerdi, ne de olsa Almandı ve ne de olsa strateji uzmanıydı. Almanya’nın askeri hedefi kısa süre sonra patlak verecek 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunu Kafkaslar’da Rusya’ya karşı ve Bağdat demiryolun güzergahında, Irak-Mısır cephesinde İngilizlere karşı kullanmaktı. İşte tüm bu nedenlerle Goltz Paşa 1913’te o sırada ünlü Babıali baskını ile yönetimi yeniden ele geçiren İT yönetimine şu tavsiyelerde bulundu: “Balkanlar’daki yenilgiyi unutun, Avrupa’yı bırakın, Anadolu’ya yoğunlaşın. Orada Müslüman unsuru takviye edin, ilerde Balkanlar’daki gibi temizlik yaşamamak için Ruslarla aynı Ortodoks dinden olanları (Ermeniler ve Rumlar) gerekirse başka bölgelere kaydırın. (Deportation). İşte Osmanlı’da ilk “Deportation” fikri (Yani tehcir, yani kitlesel göç, yani bazı dini ve milli grupları zorla başka bölgelere göç ettirme politikası) böylece 1913’te Osmanlı’da Alman askeri heyetinin baş danışmanı Goltz Paşa tarafından resmi olarak gündeme getirildi. Goltz Paşa’nın bu tavsiyeleri, raporları ve yazıları son olarak ABD’de 2006 yılında Cornell Üniversitesi tarafından yayınlanan bir kitapta (Absolute Destuction-Yazarı: Isabel V. Hull) (1) ayrıntılı olarak ortaya konuyor.

Diğer Alman subaylar da “Deportation” istedi Özellikle Rus Cephesi’nde Kafkasya ve Doğu Anadolu’da Osmanlı ordusunu arkadan vurma hazırlıkları içinde olan Ermeni unsurların temizlenmesi daha sonra başka Alman askerler ve kurmaylar tarafından da dile getirildi. Bu askerlerden bazıları şunlardır: General Bronsart von Schellendorf: 1. Dünya Savaşı’nda fiilen Osmanlı ordusunun Genelkurmay Başkanlığını üstlenen subay. Başta Enver Paşa’nın kurmay başkanı gibi görünse de Alman Genelkurmayı’nın İstanbul’daki 1 numaralı subayıdır. Sarıkamış harekatına Enver Paşa’yı zorlayan kişidir. Sarıkamış yenilgisi sonucu Doğu Anadolu’da ilerleyen Rus ordusuna karşı cephe gerisindeki Ermenilerin başka bölgeye yollanması isteyenler arasındadır. General Schellendorf’un 1915 Temmuz’unda Bağdat Hattında çalışan işçi taburlarındaki Ermenilerin ve Sivas ile Urfa’da geriye kalan Ermenilerin deportationu (tehcir-başka bölgeye yollama) için verdiği yazılı emri de vardır. Schellendorf daha sonra Ayvalık’taki Rumların ve Rum çetelerinin tehcirini de isteyecektir.

Schellendorf’un Ermenilere karşı “Yahudilerden on kat beterler” şeklinde ırkçı görüşler taşıdığı da bilinmektedir. Dönemin İT yöneticilerinin hiçbirinde aldıkları kültür ve eğitim sonucu “ırkçı görüşler” yoktur. Onların kararları tümüyle Osmanlı İmparatorluğu’nun elde kalan son parçalarını kurtarmak için alınmış kararlardır. Savaş sonrası Ermeni tehciri konusunda Osmanlı yönetimine tavsiyede bulunduklarını itiraf eden bir diğer subay da Otto von Feldmann’dır. Feldmann da o sırada İstanbul’da Alman Genelkurmay şubesini oluşturan 600 Alman subayı arasındaki sorumlu kişilerden birisidir. Doğu’da savaşan 3. Ordu kurmay başkanı Lt. Colonel Felix Guse, ve Commander Lt. von Humann gibi diğer bazı Alman subaylar da Ermenilerin bölgeden uzaklaştırılmasını hem önermişler hem savunmuşlardır. Liman von Sanders ve Kress gibi bazı diğer Alman subaylarının, özellikle Doğu Anadolu dışındaki başka bölgelerdeki Ermeni tehcirine karşı çıktığı bilinir. İstanbul’daki Alman diplomatik misyonu (Başta Büyükelçi Wangenheim) Ermeni konusunu ya geçiştirmiş, ya da dini ve diplomatik nedenlerle sivillerin zarar görmemesi için cılız itirazlar yapmıştır. Alman Dışişleri ve diplomatik misyonu genel olarak Ermeni tehcirinin “askeri gerekçelerle” yapıldığını kabul etmiştir. Nasıl etmesinler? Zaten tehciri öneren İstanbul’daki Alman askeri misyonudur. Mübadele fikri Aslında Anadolu’nun Türkler dışındaki diğer unsurlardan temizlenmesi ve diğer din ve milliyetlerden unsurların (özellikle Rumların) kendi memleketlerine gönderilmesi fikri de 1912’de Balkanlar’da Türk soykırımı nedeniyle ortaya çıkmış bir fikirdir. Madem ki Türkler Balkanlar’dan kovulmuş ve Anadolu dışında gidecek ve sığınacak başka vatanları kalmamıştır, o zaman Anadolu’yu da elden kaçırmamak için farklı milliyet, farklı dinden olanların da Anadolu’dan boşaltılıp kendi ülkelerine geri gönderilmeleri kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Kavga yaşam alanı kavgasıdır. Kavga 1912’de Rumeli ve Balkanlar’da görüldüğü gibi ölüm-kalım kavgasıdır. İşte Anadolu’nun Rus ordusunun doğal müttefiki sayılan Ermeni çeteleri ve onları destekleyen Ermeni unsurlardan arındırılması da bu bakış açısı sonucu gündeme gelmiştir, 1912 sonrası başlayan göçe zorlamalar ve 1923 sonrasına kadar süren karşılıklı mübadele hareketleri bu anlayış çerçevesinde yapılmıştır. (Türkler Anadolu’ya-Rumlar Yunanistan’a!). Herkesin kendi ülkesinde yaşaması anlayışı ile Rumlar kendi ülkeleri sayılan Yunanistan’a, Türkler kendi ülkeleri olan Anadolu’ya gitmiştir. 1912 Balkanlar’da Türk soykırımı ve göçü , hem Ermeni hem de Rumların Anadolu’dan gönderilmesinin ana nedeni olmuştur. Sarıkamış faciasının Ermeni tehcirine etkisi İşte 1912’deki bu büyük vahşetin ve Balkanlar’da yaşanan bu büyük Türk soykırımının üzerinden daha iki sene geçmeden, 1914 Ağustosunda Osmanlı devleti, İttihat-Terakki yönetiminde Almanlar’ın müttefiki olarak 1. Dünya Savaşı’na girer. 1914 Aralık ve 1915 Ocak ayı başında ünlü Sarıkamış faciası yaşanır. Genelkurmay Başkanı ve Başkomutan konumundaki Enver Paşa, Alman Genelkurmayı’nın stratejik hesaplarla bastırması sonucu Kars-Sarıkamış üzerinden kışın en elverişsiz şartlarında Kafkasya’daki Rus Ordusu’na saldırır. Bu saldırıda bilindiği gibi ciddi bir savaş bile olmadan 80 bin Osmanlı askeri aşırı kış şartları ortamında, gıdasızlık, yetersiz giyim ve basiretsiz çılgın yönetim sonucu can verir. Koskoca 90 bin kişilik bir ordu boş yere karlara gömülür. Geriye bitkin ve perişan 12 bin asker kalır. İşte tam bu şartlarda İngiltere ve Fransız donanmaları Çanakkale önlerine gelir. Çanakkale savaşları başlar. Doğu Anadolu’da oluşan bu boşluk sonucu Rus ordusu Anadolu’ya doğru ilerlemeye başlar. Van, Bitlis ve Muş’u ele geçirir. Rus Çarlığı 1914 Eylül ayından itibaren Kafkasya ve Anadolu’da Ermeni çetelerine silah ve para akıtmaktadır. Yüzlerce çete oluşmuştur. Bu çetelerin Rus ordusu ilerlerken, cephe gerisinden Osmanlı ordusunu arkadan vurması hedeflenmiştir. Bu politika sonucunu verir. 1915 Şubatında Sarıkamış faciasının hemen sonrası Van’da Ermeni çeteler ayaklanır ve kenti ele geçirir. Orada yaşayan Ermeniler de ayaklanma ve isyana katılır. Kısa süre sonra da Rus ordusu gelerek Van’ı ele geçirir. Bitlis ve Muş da aynı yöntemlerle Ermeni çeteleri-Rus ordusu tarafından ele geçirilir. Bu kentlere Ermeni valiler atanır. Türk ve Müslümanlar en ağır ve vahşi şartlarda yok edilir.Toplu mezarlar böyle oluşur.

Bölgede imkan bulanlar Anadolu içlerine kaçar. Bediüzzaman Ermeni ve Ruslarla savaşırken esir düştü Türkiye’de Nurculuğun efsane ismi Bediüzzaman Said-i Nursi (Kürdi) işte tam o tarihte, bu ortamda kendi talebelerinden oluşan bir grupla elde silah Bitlis’te Ermeni çetelere karşı savaşır. Rus kuşatmasını yanında kalan 4 kişi ile yarmaya çalışırken 1915 şubat ayında Ruslara esir düşer. Ermenilerin onu yok etme girişimlerini Rus subayları engeller. Bediüzzaman Rusya’da esir olarak kalır. Bediüzzaman daha sonra 1917 Rus Devrimi kargaşasında kaçacak ve 1918’de tekrar İstanbul’a gelecektir. Rus ordusunun içinde çetelerden başka bir de Ermeni Tugayı vardır.

Bu Ermeni Tugayı, girdiği her yerde tıpkı Rumeli’deki gibi Müslümanları camilere doldurup topluca öldürmeye başlar. Daha önce Balkanlar’da Batı’da yaşanan Türklere yönelik zulüm ve soykırım örnekleri bu kez Doğu Anadolu’da yaşanmaya başlar. Rus ve Ermeniler önünden kaçan Türk ve Müslümanlar Anadolu’nun içlerine doğru göç etmeye zorlanırlar. Anadolu’nun içinde ise Ermeni toplulukları, Ermeni çetelerin öncülüğünde Rus ordusunu ve Ermeni Tugayı’nı ‘Kurtarıcı’ olarak beklemektedir. Anadolu’da Ermeniler Rusların potansiyel müttefiki haline gelmiştir. Ermeni nüfusunun neredeyse tüm Anadolu’da ama öncelikle Doğu Anadolu’da yüzlerce yıldır kalabalık koloniler halinde yaşaması nedeniyle Ermeni nüfusu, özellikle Alman Genelkurmayı’nın gözünde artık “Cephe gerisi düşman” olarak görülmeye başlar. Neden Alman Genelkurmayı diyoruz? Çünkü Sarıkamış’ta Ruslara karşı açılan cephe ve Irak(Bağdat) -Mısır hattında İngilizlere karşı açılmak istenen cephe, Alman Genelkurmayı’nın Osmanlı ordusunu düşman güçler üstüne sürmek istediği iki ana cephedir. Osmanlı ordusunu Enver Paşa Ekim 1914’de imzaladığı bir anlaşma ile fiilen Alman Genelkurmayı’nın emrine vermiştir. Tüm savaşı Berlin’de Alman Genelkurmayı yönetmektedir. İstanbul Harbiye’de bu emirleri uygulayacak 800 kişilik bir Alman Genelkurmay karargahı vardır. Komuta tüm cephelerde fiilen bu Alman heyetindedir. Enver Alman karargahının emirlerinin uygulanmasını sağlamaktadır. Eğer Anadolu kaybedilirse, Alman genelkurmayı için Osmanlı ordusunu, İngilizlere karşı Mısır üstüne (Kanal bölgesine) sürme imkanı kalmayacaktır. Çünkü eğer Ruslar, cephe gerisindeki Ermenilerin desteği ile Anadolu içlerine ilerlerse, Trabzon’dan Adana’ya çekilecek bir hat üzerinde tüm Anadolu kaybedilebilir. Böylece Osmanlı ordusu Sarıkamış yenilgisinin faturasını, Anadolu’nun Doğu yarısını da yitirmekle ödeyebilir. Zaten Çanakkale’ye çıkarma yapmış olan İngiliz-Fransız kuvvetleri, böylece 1. Dünya Savaşı’nda Almanların en güçlü müttefiki olarak görülen Osmanlı ordusunu çift taraftan kıskaca almış gibi görünür. Alman Genelkurmayı tehcir önerir İşte bu ortamda 1915 şubat ve mart aylarında Ermenilerin Anadolu’dan “sürülmesi”, yani “tehciri” (zorunlu göçü) öncelikle Alman Genelkurmayı’nın bir önerisi olarak masaya gelir. İT yönetimi ve Enver Paşa ile Talat Paşa bu öneriye aynen katılacaklardır. Çünkü Anadolu elden gitmektedir! Ermeni tehciri kararı 27 Mayıs 1915’te Enver Paşa tarafından ‘askeri karar’ olarak alınır. Goltz Paşa kararı paraf eder. Uygulamayı ve zorunlu göç organizasyonunu ise o sırada Sadrazam olan Talat Paşa yapacaktır. Karar başlangıçta hemen Rus cephesi gerisindeki Ermenilerin “durum tehlike arzettiği zaman”, gerekirse oradan alınıp başka bölgelere gönderilmesini içermektedir. Daha sonra “Ermeni tehciri” neredeyse Anadolu’daki tüm Ermenilere uygulanır. Bu konuda verilen sayılar tartışmalıdır. Ancak 1 milyon civarında Ermeni’nin yerlerini terk ettiği tahmin edilmektedir. Bunların 300 bin kadarı zaten o sırada Doğu Anadolu’ya gelen Rus Ordusu’na sığınmışlardır. Önemli bir bölümü Irak bölgesine sevkedilmiştir. Balkan soykırımının Doğu’da tekrarı korkusu Almanların bu stratejik talimatıyla birlikte İttihat Terakki yönetiminin Ermenileri sürme kararının çok önemli bir nedeni daha vardır. O da Balkan muhacirleri trajedisidir. Çoğu Rumeli ve Balkanlar’dan gelen İttihatçılar, 1912 Balkanlar’da Türk soykırımı ve göçünün yakın tanıklarıdır. Osmanlı onların gözleri önünde imparatorluğu 500 yıldır sahip oldukları Batı topraklarını kaybetmiştir. İTC’nin 1913 ocak ayında Edirne’yi kurtarma teması üzerinde yaptığı Babıali darbesi sonrası Enver Paşa öncülüğünde zar zor Edirne kurtarılmıştır. 1915’te Balkan muhacirlerinin büyük kısmı Anadolu’da hala yersiz yurtsuzdur. İttihat Terakki yönetimi, Doğu Anadolu’dan Rus ve Ermeni korkusu nedeniyle yeni göçler başlayınca Balkan faciasının bu kez Doğu Anadolu’da tekrarlanmasından korkmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı kanadı (Rumeli-Balkanlar) kaybedildikten sonra Doğu kanadının da (Samsun-Adana hattıyla beraber tüm Irak ve Hicaz-Yemen, Kanal bölgesi) tümüyle kaybedilmesi ihtimali gündeme gelmiştir. Bu olursa Osmanlı güçleri o sırada henüz Rumların yoğun olarak yaşadığı Batı Anadolu topraklarında sıkışıp kalacaktır. Daha doğru Osmanlı İmparatorluğu tümüyle haritadan silinme tehlikesiyle yüz yüzedir. Zaten Çanakkale’ye de ‘düşman’ çıkarma yapmıştır. İşte bu şartlar altında öncelikle Alman Genelkurmayı’nın önerisiyle, sonra da İttihat Terakki yönetiminin bu fikri desteklemesiyle Ermeni tehciri kararı alınır. Anadolu’daki Ermeni nüfusu zorla Irak bölgesine göç ettirilir. Bir çok yerde hala yersiz yurtsuz olan “Balkan muhacirleri” Ermenilerden boşalan ev ve mahallelere yerleştirilir. Bu da 1912 ile 1915 arasındaki doğrudan bağlantıyı gösteren bir unsurdur. Tehcir sırasında yaklaşık 1 milyona yakın Ermeni nüfus yerinden edilir. Bunların 500-600 bini de göç yollarında can verir. Önemli bir kısmı da çeteler tarafından katledilir. Sonuç şöyle özetlenebilir: Balkanlardan Anadolu’ya atılan Türklerin, bu kez Anadolu’dan da atılmasını engellemek için Ermeniler Anadolu’dan atılmıştır. Alman-Osmanlı ittifakı savaşta Anadolu hattını korumak için cephe gerisinde Rus müttefiki olarak görülen Ermenileri bölgeden boşaltmıştır.

I. Dünya Savaşı büyük imparatorlukların tüm güçlerini ve imkanlarını son askerine son kurşununa kadar acımasızca ve ölümüne seferber ettiği bir savaştır. Oldukça ilkel ve vahşi koşullarda yapılmıştır. Ve bu savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu tümüyle yıkılmıştır. Mustafa Kemal ve bir avuç arkadaşının inancı ve vizyonu sayesinde bu yıkıntılar arasından Yeni Türkiye’nin kurulması 20. Yüzyılın en büyük mucizesidir. Gün geçtikçe milli mücadelenin ve bugünkü Türkiye’nin ortaya çıkışının nasıl bir mucize olduğu daha iyi anlaşılıyor. Günümüzde 100 yıl sonra Ermeni soykırımı tartışmasının dünya çapında bu kadar alevlenmesi boşuna değildir. 100 yıl sonra haritalar tekrar çiziliyor 100 yıl sonra bugün Ortadoğu’da, Kafkaslar’da ve Anadolu’da büyük güçler yeniden işbaşında. Arap baharıyla Ortadoğu yeniden şekilleniyor.

Birileri ülkeleri bölen yeni siyasi haritalar çiziyor. Suriye ve Irak’ın bölünme sürecinde Türkiye’den de büyük bir parça kopararak ‘Kürdistan’ kurma planları var. Bu planların hiçbiri saklı gizli değil. Açıkça yapılıyor. Ermenistan’ın Ağrı Dağı’nı da kapsayacak şekilde Anadolu’dan toprak koparma planları da saklı gizli değil. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan geçen yıl bunu Ankara’nın gözünün içine baka baka açıkça söyledi. Ermeni soykırımı tartışmalarının arkasında açıkça “tazminat ve toprak talepleri” de var. Toprak deyince Türkiye’den nerelerin isteneceğini merak edenler tehcire uğrayan Ermenilerin yaşadığı yerlere bakabilir… Bütün bu anlattıklarımız hayal mi, komplo teorisi mi? Tarihi bilmezseniz ve 100 yıl sonra masaya konan faturaların 100 yıl önceki hesaplarını bilmezseniz, tüm bu anlatılanları hayal ürünü olarak kavrayabilirsiniz… 0 zaman 2015-2023 yıllarında karşınıza çıkacak olayların ve saldırıların ne olduğunu bile anlayamazsınız. 100 yıl öncesini bilmezseniz, yarınları yitirirsiniz!… Boşuna demiyoruz… Tarih artık yarındır!… (1) Kitap-Absolute Destruction-Military Culture and Practices of War in Imperial Germany-Isabel V. Hull. Cornell University-2006. Bu kitap henüz Türkçeye çevrilmedi. Ancak Ermeni tehcirinin, Osmanlı yönetimindeki İttihat Terakki’ye o dönemin Alman subayları tarafından nasıl önerildiğini isim isim çeşitli anı ve mektuplarla belgeliyor. . 1915 Ermeni tehcirinin ana nedeni, 1912 Balkan Türk soykırımıdır Bu yıl 2012. Balkan Savaşı ve Balkanlar’da Türk soykırımının 100. yılı. Türkiye bugün tüm dünyada 1915’teki Ermeni olayları nedeniyle ‘Soykırım mıdır, değil midir?’ diye sorgulanıyor. Avrupa’da Sarkozy gibi liderler, soykırım tezini inkara cezai yaptırım getirmeye çalışıyor. 100 yıllık defterler tekrar açılıyor. Öyleyse genç Türk nesilleri her şeyden önce tarihlerini iyi bilmek zorundalar. Çünkü geldiğimiz ortamda “Tarih” artık geçmiş değil, yarındır. Tarihi bir dönem yaşıyoruz. 100 yıllık olaylar yeniden gündeme geliyor. 1912 Balkan Savaşı’nın 100. yıldönümüydü sessizce geldi geçti Balkanlar’da Sırplar, Rumlar ve Bulgarların ittifak yaparak Osmanlı’ya saldırdığı yıl. Balkanlar’da Türk soykırımının 100. yılı geçerken Ermeni propagandası 2015’de çığ gibi geliyor dedik. Balkan soykırımda yaklaşık 600 bin Türk ve Müslüman Rumeli ve Balkanlar’da katledildi. 900 bin Türk ve Müslüman ölümden kaçarak göç yollarına düştü. 500 yıldır yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kaldılar. Trakya, İstanbul ve Anadolu topraklarına sığındılar. Ünlü ‘Balkan muhacirleri’ işte onlardır. 1912’yi bilmeden ve anlamadan 1915 Ermeni olaylarını anlayamazsınız. Açıyı daha geniş tutalım. I. Dünya Savaşını anlamadan konuyu anlayamazsınız. Bu savaşta taraf olan 4 büyük Avrupa İmparatorluğu’nun (İngiltere, Almanya, Rusya ve Osmanlı) pozisyonlarını ve hedeflerini, stratejilerini, taktiklerini anlamadan Ermeni tehcirini yerli yerine oturtamazsınız. 1. Dünya Savaşı’na daha sonra tüm dünyada 25 ülke katıldı. Toplam 8.5 milyon kişi öldü. 7 milyon kişi kayıp veya esir oldu. 21 milyon insan yaralandı veya sakat kaldı. 1908-1918 arasındaki fırtınalı 10 yılı kavramadan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl yıkıldığını ve Yeni Türkiye’nin 1920’lerde nasıl kurulduğunu bilmeden bugünü ve geleceği doğru anlayamazsınız. Çünkü bugün adeta 100 yıllık hesaplar yeniden gündemde. 100 yıllık rövanşlar alınmak isteniyor. 100 yıllık defterler açılıp tekrar masaya konuyor. 100 yıl öncesini bilmezseniz, bugün önünüze konan faturayı anlamazsınız.

Birileri “100 yıl geciktin, hadi öde çık!” der. Evi boşaltmak zorunda kalırsınız! Ev dediğim şu üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları. Yani bugünkü milli sınırları içindeki Türkiye. 4 kıtaya yayılmış koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan kala kala elimizde kalan son vatan toprağı olan Türkiye’nin ve onun yaşam alanı Anadolu’nun kıymetini bilmezseniz, onu da elinizden alırlar. Tıpkı 1912’deki Balkan göçmenleri gibi yüzlerce yıl yaşadığınız topraklardan atılır, vatansız kalırsınız! Bugünün gençleri bunları öğrenmeli. Dindar olacaklarsa, Müslüman olacaklarsa, önce Avrupa’da 100 yıl önce Türk ve Müslümanların başına gelenleri bilmeliler.

Onları ‘dindar nesil’ olarak yetiştirmek isteyenler , önce kendi tarihlerini doğru dürüst öğretmeliler. Günümüz siyasetçileri de tarih sınavında. Bir çift söz de onlara…. Önce 100 yıl önce Yeni Türkiye’nin o yıkıntılar içinde nasıl kurulduğunu bileceksiniz, ondan sonra bugün Yeni Türkiye çığlıkları atacaksınız. Bilmeden çığlık atanların çığlığı, ilerde acı çığlıklara dönüşebilir. Tıpkı 100 yıl önceki gibi… Çünkü günümüzdeki hesapları doğru okumak için önce tarih bilmek gerekiyor. Sonra bilgiyle, akılla, serinkanlılıkla geçmişle hesaplaşmak gerekiyor. Bunu yapmadan 2015 ile hesaplaşamaz ve 2023’lere gidemezsiniz. Demek ki tarih bugün artık dün değildir. Tarih geleceğimizdir! Tarih yarınımızdır! Öyleyse yarınımızı, geleceğimizi kurtarmak için tarihi iyi bileceğiz. Şimdi dönelim tekrar 100 yıl öncesine. Bu yazının ana tezi şudur: 1915 Ermeni tehcirinin ana nedeni 1912 Balkanlar’daki Türk soykırımıdır. Şimdi bu ana tezin gerekçelerini 3 maddede özetleyelim: 1- 1912’de Balkan savaşı sürecinde Rumeli ve Balkanlar’da yaşanan Türk soykırımı İT’nin Osmanlı toprakları içindeki farklı din, milliyet ve kimliklerden tüm farklı unsurların hürriyet ve meşrutiyet rejiminde işbirliği yapmasına dayanan “İttihad-ı anasır” (Unsurların birliği) politikasına son verdi. Yeni-Osmanlı düşleri sona erdi. Unsurların ayrışması ve elde kalan son vatan parçası olan Anadolu’nun farklı din ve milliyetlerden (Rumlar ve Ermeniler) temizlenmesi politikasını gündeme getirdi. Ermeni tehciri (Zorunlu göç) askeri nedenlerin de eklenmesiyle 1912’den çıkan dersler sonucu gündeme geldi. ‘Mübadele’ fikri ve uygulaması da 1912 ile birlikte ortaya çıktı. 2- Ermeni tehciri İT yönetimine, 1913’ten itibaren Balkan Savaşı yenilgisinden dersler çıkaran Alman subayları tarafından önerildi. Anadolu’nun farklı din ve milliyetlerden temizlenmesini 1913’te ilk gündeme getiren Osmanlı’nın baş askeri danışmanı ünlü Alman General Goltz Paşa’dır. Daha sonra fiilen Osmanlı Ordusu Genelkurmay Başkanı pozisyonunu üstlenen General Bronsart von Schellendorf’tur. 3- 27 Mayıs1915’te Enver Paşa tarafından alınan Ermeni tehciri ‘askeri kararı’nın ana nedeni 1915 ocak ayındaki Sarıkamış yenilgisi ve Doğu’da 80 bin Osmanlı askerinin kaybı sonucu, Rus ordusunun Ermeni çeteleri desteğinde Van, Bitlis ve Muş’u ele geçirmesidir. Şubat 1915’te daha Rus ordusu gelmeden Van’da Ermeni çetelerin 10 bin kişi ile başlattığı isyan ve bundan sonra bölgede Türk ve Müslümanlara yaptıkları zulüm sonucu bölgeden kaçışlar başlamıştır. Bu gelişme İT yönetiminde yeniden bir Rumeli-Balkan faciasının yaşanacağı korkusunu doğurmuştur. Aynı trajedinin bu kez Doğu Anadolu’da yaşanacağı korkusu Ermeni tehcirini hızlandırmıştır. Şimdi bu konuları biraz daha açalım: Yıl 1912. Hürriyet’in ilanından 4 yıl sonra, Abdülhamit’i devirip iktidarı büyük ölçüde ele alan İttihat Terakki yoğun tepkiler ve ordu içindeki karşı hareketler sonucu hükümeti bırakır, muhalefete çekilir. Osmanlı’daki bu siyasi kargaşayı değerlendiren Balkan ülkeleri (Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan) aralarında ittifak yaparak Osmanlı’ya saldırırlar. Ordu’daki kargaşa, terhis kaosu ve siyasi çekişmeler (Subaylar arasında İttihatçı-İtilafçı kavgası) sonucu Osmanlı ordusu büyük bir yenilgiye uğrar. Selanik gibi büyük bir kent tek kurşun atmadan teslim edilir. İşte Rumeli ve Balkanlar’daki büyük kıyım ve büyük göç bu süreçte yaşanır. Savaş sırasında tam 1.5 milyon Türk ve Müslüman Balkanlar’da 500 yıldır yaşadıkları topraklarını, vatanlarını, yerlerini, yurtlarını, evlerini, barklarını, mallarını mülklerini terk etmek zorunda kalırlar. Çok vahşet yaşanır. Çok acı çekilir. Türkler ve Müslümanlar camilere doldurulup yakılır, bombalanır. Kadınların kızların ırzlarına geçilir ve öldürülür. Hamile kadınların karnını yarıp öldürmek günlük oyun haline gelir. Bu vahşeti o dönem orada olan bazı Batılı gazeteci ve gözlemciler dehşetle anlatır. Bu gazetecilerden birisi de daha sonra Rusya’da liderliğe yükselecek olan ünlü Troçki’dir. Bu savaşta Avrupa’nın belki de yüzyıllardır görmediği bir ölçüde ‘sivil vahşet’ yaşanır. 600 bin Türk ve Müslüman katledilir. 900 bin insan göç yollarına düşüp canını kurtarır. Balkan savaşı yenilgisi ve Balkan muhacirleri Osmanlı toplumunda travmatik ölçüde derin acılar bırakır. Dönemin önde gelen edebiyatçıları bu konuda çok çarpıcı eserler kaleme alırlar. (Merak edenler Mehmet Akif’in bu konuda yazdıklarını, Ömer Seyfettin öykülerini ve Refik Halid’in ‘Gurbet Hikayeleri’ni -Gözyaşı öyküsü- okuyabilir) Bu göçmenlerin büyük kısmı Anadolu’ya nakledilir. Orada yerleştirilmeye çalışılır. Günümüzde pek çok kişinin aile köklerinde bir Rumeli-Balkan göçmeni hikayesi vardır.

İT düşüncesinde büyük kırılma: Yeni Osmanlı düşüne son! 1912 yılında İttihat Terakki (İT) iktidarda değildir. Ancak 1908 Temmuz ayından beri ülkedeki en güçlü siyasi aktör konumundadır. İT’nin 1908 Hürriyet’in ilanını gerçekleştirirken ve daha sonra 1909 yılının 31 Mart’ı sonrası Osmanlı İmparatorluğu içindeki farklı milliyet ve dinlerden tüm unsurlara karşı izlediği temel politika “İttihad-ı Anasır” politikasıdır. Bu sözcük “Unsurların birliği” anlamına gelir. Bunun anlamı o sırada özellikle Makedonya’da çatışan Bulgar, Sırp, Rum, Ermeni, Arnavut, Ulah, Yahudi gibi tüm farklı milliyetlerden unsurlar arasında “Meşrutiyet ve Anayasa” temelinde bireysel ve etnik hakların sağlanmasıdır. Amaç herkesin ortak ve eşit hukuk sistemi ile milliyet ve din temelindeki çatışmaların önlenmesidir. İT bu ‘Yeni Osmanlı’ düzeni için bu büyük uzlaşma ve anlaşmanın sihirli formülünü “Kanun-u Esasi”de, yani Anayasa’da görmektedir.

Anayasa’da bireysel ve kurumsal özgürlükler sağlanınca tüm milli ve dini çatışmalar sona erecektir. Yeni Osmanlılar ve Yeni Osmanlılık Tanzimat’tan beri (1839) gelen bir yenileşme ve reform arzusudur. Osmanlı’nın batı hukuk normlarını benimseyerek yıkılmaktan kurtulacağı inancıdır. Değişim ve yenilenme arzusudur. İnancıdır. İT büyük ölçüde Tanzimat’ta başlayan ve Jöntürkler aracılığı ile 1900’lü yıllara taşınan bu ‘Yeni Osmanlı’ ülküsünü sürdürmüştür. Bu yüzden farklı din ve milliyetlere büyük bir anlayış ve hoşgörü ile bakılmıştır. İT başlangıçta Ermeni, hatta Bulgar örgütlerle padişahı devirmek ve Hürriyet, Anayasa getirmek için beraber çalışmış, işbirliği yapmıştır. Bu nedenle gerek 1908’de top atışlarıyla Hürriyet ilan edildiği zaman Selanik’te, tüm Makedonya’da ve daha sonra 1909’da İstanbul’da gazete sayfaları ve belleklerde kalan temel bir fotoğraf vardır. Bu fotoğraflarda, papaz, haham ve imamlar hep birlikte “Hürriyet ve Meşrutiyet” sloganları altında yürürken görülürler. Bu tablo İT’nin “İttihad-ı Anasır” (Unsurların Birliği) politikasının savunucusu İT’nin özlediği ve desteklediği tablodur. Tüm farklı milliyet ve dinlerden unsurlar Yeni Osmanlı’nın Hürriyet, Meşrutiyet ve Medeniyet yolunda hep birlikte elele yürüyeceklerdir. Bu hayal gerçek hayatta böyle olmaz. Osmanlı İmparatorluğu içindeki Bulgarlar, Sırplar, Rumlar ve Ermeniler 1908 Hürriyet’in ilanı ile beraber milliyetçi ve ayrılıkçı faaliyetlerine daha da hız verirler.Kilise liderlik yapar. 1912’de Osmanlı’daki siyasi kaosu da fırsat bilen (İT yönetimi terk etmiştir) Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan aralarında ittifak yaparak Osmanlı ordusuna saldırırlar. Saldırı sadece askeri çatışma düzeyinde kalmaz. Rumeli, Makedonya ve Balkanlar’daki tüm Türk ve Müslümanlar kıyıma uğrar. Öldürülür, ezilir ve kovulur. Avrupa kıtasında son 100 yıldır yaşanmamış büyük bir katliam ve kitlesel göç yaşanır. Türkler, Müslümanlar ve kısaca Osmanlı Rumeli ve Balkanlar’dan kovulur. Türklerin bütün mal varlığı,zenginliğine el konur.Göz dikilen bu zenginliktir. Balkanlar’da 1912’de yaşanan bu Türk soykırımı İT’nin “İttihad-ı Anasır” (Unsurların Birliği) politikasına ağır bir darbe indirir. Türkçülük akımı 1912 sonrası başlar İttihat Terakki içinde Türkçülük akımı ve Türk milliyetçiliği esas olarak 1912’de bu büyük Balkan faciasından sonra başlar. Yıllarca Türkçülüğün ana merkezi olarak bilinen “Türk Ocakları”nın kurulma tarihi 1912’dir. Yani Balkan Savaşı’nın yarattığı travmatik etki ve buna karşı milli tepki sonucu ortaya çıkmıştır. Zaten Osmanlı’da en son ortaya çıkan milliyetçi akım Türk milliyetçiliğidir. Bulgar, Sırp, Rum-Yunan ve Ermeni milliyetçiliği çok daha önce ortaya çıkmış ve Osmanlı’ya karşı Batılı ülkelerin büyük desteğini görmüştür. Türkler mecbur kalmıştır. İlk Yunan krallığı Osmanlı’ya karşı savaşan İngiltere-Fransa-Rusya desteğiyle 1821’de kuruldu. Sırbistan ve Bulgaristan bağımsızlığını 1878’de Berlin anlaşması ile kazandı. Dolayısıyla milliyetçilik Rumeli’de Bulgar, Sırp ve Yunanlılar (Rumlar) arasında çok güçlüydü. İT’nin öncüleri ise başlangıçta milliyetçilik davası gütmüyorlardı. Biraz hayali ve biraz romantik bir “Hürriyetçilik” ideali peşindeydiler. İT’nin ilk ortaya çkışında milliyetçi unsurlar çok zayıf ve şekilsizdi. Ama dediğimiz gibi 1912’de Türk ve Müslümanların Rumeli ve Balkanlar’dan kovulması, bir anlamda Rumeli’de Türklere karşı tam bir “etnik temizlik” yapılması İT yönetiminde hem şok etkisi yarattı, hem de farklı düşüncelere yönelmelerine yol açtı. Milliyetçilik 1912’den çıkarılan mecburi sonuç olarak Türkler arasında yayılmaya başladı. 1912 Osmanlı toplumunda Türk ve Müslümanlar arasında o güne kadar yaygın bir duygu olmayan “yabancı düşmanlığı”nı da körükledi.Yaşanan soykırım nedeniyle düşmanlık öncelikle Rumları ve Ermenileri hedef almaya başladı. Alman askeri misyonunun politikaya etkisi İT’nin farklı düşüncelere yönelmede Almanların da tayin edici bir rolü oldu. 1890’ların başından beri Osmanlı ordusunu düzeltmek için gelmiş Alman subayları ve askeri misyonu vardır. O sırada Osmanlı ordusunu ıslah ve düzeltme misyonu ile gelmiş olan önemli bir subay vardı. Adı Colmar Freiherr von der Goltz. Osmanlı tarihinde kısaca Goltz Paşa olarak bilinir. Goltz Paşa 1883 ve 1895 yılları arasında Osmanlı askeri eğitimini supervizor olarak yönetti. O yıllar arasında Harbiye mezunlarının neredeyse tümü bu Goltz Paşa’nın yönetimi ve dersleri altında yetişmiştir. 1908’de Hürriyet’in ilanı ile yeniden İstanbul’a gelen Goltz Paşa 1911’de Mareşal rütbesini alarak Osmanlı ordusu kurmay başkanı yardımcısı oldu. Goltz Paşa 1908’de Hürriyet’in ilanına öncülük eden İT içindeki askerleri de “Devrimi Londra ve Paris’tekiler yapmadı. Anadolu kökenli bu subaylara herkes ‘Alman subayları’ diyor” sözleriyle övmüştür. Goltz Paşa 1. Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı’da görevde kaldı. Bu arada 1912 Balkan Savaşı’nda fiili görevler de aldı. 1914 ağustosunda Dünya Savaşı başlayınca Almanya’ya gitti, Belçika askeri valiliğine atandı.

Ancak burada sivillere karşı baskı (Topluca çalışma kamplarına yollama gibi) yöntemlerini uygulamak istemeyerek yeniden kendi isteğiyle İstanbul’a geldi. 1914 Aralık ayında Goltz Paşa tekrar İstanbul’a döndü. Sultanın ve Harbiye Nazırı’nın (Enver Paşa) kişisel askeri danışmanı pozisyonunu üstlendi. Daha sonra savaşta Irak’taki 6. Ordu’nun Komutanı oldu. 19 Nisan 1916’da Bağdat’ta tifüs nedeniyle aşırı ateş sonucu öldü. Vasiyeti bir Türk ve Alman bayrağı ile Tarabya’daki Alman Konsolosluğu’na gömülmekti. Vasiyeti yerine getirildi. Halen Tarabya’da Alman konsolosluğu içindeki o nefis manzaralı tepede, dönemin Alman Büyükelçisi Wangenheim ile birlikte bu özel ve görkemli mezarlıkta yatmaktadır.

İşte bu Goltz Paşa, Osmanlı’nın kendisinin de rol aldığı 1912 Balkan yenilgisinden hemen sonra enteresan fikirler geliştirmeye başladı. Ne de olsa askerdi, ne de olsa Almandı ve ne de olsa strateji uzmanıydı. Almanya’nın askeri hedefi kısa süre sonra patlak verecek 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunu Kafkaslar’da Rusya’ya karşı ve Bağdat demiryolun güzergahında, Irak-Mısır cephesinde İngilizlere karşı kullanmaktı. İşte tüm bu nedenlerle Goltz Paşa 1913’te o sırada ünlü Babıali baskını ile yönetimi yeniden ele geçiren İT yönetimine şu tavsiyelerde bulundu: “Balkanlar’daki yenilgiyi unutun, Avrupa’yı bırakın, Anadolu’ya yoğunlaşın. Orada Müslüman unsuru takviye edin, ilerde Balkanlar’daki gibi temizlik yaşamamak için Ruslarla aynı Ortodoks dinden olanları (Ermeniler ve Rumlar) gerekirse başka bölgelere kaydırın. (Deportation). İşte Osmanlı’da ilk “Deportation” fikri (Yani tehcir, yani kitlesel göç, yani bazı dini ve milli grupları zorla başka bölgelere göç ettirme politikası) böylece 1913’te Osmanlı’da Alman askeri heyetinin baş danışmanı Goltz Paşa tarafından resmi olarak gündeme getirildi. Goltz Paşa’nın bu tavsiyeleri, raporları ve yazıları son olarak ABD’de 2006 yılında Cornell Üniversitesi tarafından yayınlanan bir kitapta (Absolute Destuction-Yazarı: Isabel V. Hull) (1) ayrıntılı olarak ortaya konuyor. Diğer Alman subaylar da “Deportation” istedi Özellikle Rus Cephesi’nde Kafkasya ve Doğu Anadolu’da Osmanlı ordusunu arkadan vurma hazırlıkları içinde olan Ermeni unsurların temizlenmesi daha sonra başka Alman askerler ve kurmaylar tarafından da dile getirildi. Bu askerlerden bazıları şunlardır: General Bronsart von Schellendorf: 1. Dünya Savaşı’nda fiilen Osmanlı ordusunun Genelkurmay Başkanlığını üstlenen subay. Başta Enver Paşa’nın kurmay başkanı gibi görünse de Alman Genelkurmayı’nın İstanbul’daki 1 numaralı subayıdır. Sarıkamış harekatına Enver Paşa’yı zorlayan kişidir. Sarıkamış yenilgisi sonucu Doğu Anadolu’da ilerleyen Rus ordusuna karşı cephe gerisindeki Ermenilerin başka bölgeye yollanması isteyenler arasındadır. General Schellendorf’un 1915 Temmuz’unda Bağdat Hattında çalışan işçi taburlarındaki Ermenilerin ve Sivas ile Urfa’da geriye kalan Ermenilerin deportationu (tehcir-başka bölgeye yollama) için verdiği yazılı emri de vardır. Schellendorf daha sonra Ayvalık’taki Rumların ve Rum çetelerinin tehcirini de isteyecektir. Schellendorf’un Ermenilere karşı “Yahudilerden on kat beterler” şeklinde ırkçı görüşler taşıdığı da bilinmektedir. Dönemin İT yöneticilerinin hiçbirinde aldıkları kültür ve eğitim sonucu “ırkçı görüşler” yoktur. Onların kararları tümüyle Osmanlı İmparatorluğu’nun elde kalan son parçalarını kurtarmak için alınmış kararlardır. Savaş sonrası Ermeni tehciri konusunda Osmanlı yönetimine tavsiyede bulunduklarını itiraf eden bir diğer subay da Otto von Feldmann’dır. Feldmann da o sırada İstanbul’da Alman Genelkurmay şubesini oluşturan 600 Alman subayı arasındaki sorumlu kişilerden birisidir. Doğu’da savaşan 3. Ordu kurmay başkanı Lt. Colonel Felix Guse, ve Commander Lt. von Humann gibi diğer bazı Alman subaylar da Ermenilerin bölgeden uzaklaştırılmasını hem önermişler hem savunmuşlardır. Liman von Sanders ve Kress gibi bazı diğer Alman subaylarının, özellikle Doğu Anadolu dışındaki başka bölgelerdeki Ermeni tehcirine karşı çıktığı bilinir. İstanbul’daki Alman diplomatik misyonu (Başta Büyükelçi Wangenheim) Ermeni konusunu ya geçiştirmiş, ya da dini ve diplomatik nedenlerle sivillerin zarar görmemesi için cılız itirazlar yapmıştır. Alman Dışişleri ve diplomatik misyonu genel olarak Ermeni tehcirinin “askeri gerekçelerle” yapıldığını kabul etmiştir. Nasıl etmesinler? Zaten tehciri öneren İstanbul’daki Alman askeri misyonudur. Mübadele fikri Aslında Anadolu’nun Türkler dışındaki diğer unsurlardan temizlenmesi ve diğer din ve milliyetlerden unsurların (özellikle Rumların) kendi memleketlerine gönderilmesi fikri de 1912’de Balkanlar’da Türk soykırımı nedeniyle ortaya çıkmış bir fikirdir.

Madem ki Türkler Balkanlar’dan kovulmuş ve Anadolu dışında gidecek ve sığınacak başka vatanları kalmamıştır, o zaman Anadolu’yu da elden kaçırmamak için farklı milliyet, farklı dinden olanların da Anadolu’dan boşaltılıp kendi ülkelerine geri gönderilmeleri kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Kavga yaşam alanı kavgasıdır. Kavga 1912’de Rumeli ve Balkanlar’da görüldüğü gibi ölüm-kalım kavgasıdır. İşte Anadolu’nun Rus ordusunun doğal müttefiki sayılan Ermeni çeteleri ve onları destekleyen Ermeni unsurlardan arındırılması da bu bakış açısı sonucu gündeme gelmiştir, 1912 sonrası başlayan göçe zorlamalar ve 1923 sonrasına kadar süren karşılıklı mübadele hareketleri bu anlayış çerçevesinde yapılmıştır. (Türkler Anadolu’ya-Rumlar Yunanistan’a!). Herkesin kendi ülkesinde yaşaması anlayışı ile Rumlar kendi ülkeleri sayılan Yunanistan’a, Türkler kendi ülkeleri olan Anadolu’ya gitmiştir.

1912 Balkanlar’da Türk soykırımı ve göçü , hem Ermeni hem de Rumların Anadolu’dan gönderilmesinin ana nedeni olmuştur. Sarıkamış faciasının Ermeni tehcirine etkisi İşte 1912’deki bu büyük vahşetin ve Balkanlar’da yaşanan bu büyük Türk soykırımının üzerinden daha iki sene geçmeden, 1914 Ağustosunda Osmanlı devleti, İttihat-Terakki yönetiminde Almanlar’ın müttefiki olarak 1. Dünya Savaşı’na girer. 1914 Aralık ve 1915 Ocak ayı başında ünlü Sarıkamış faciası yaşanır. Genelkurmay Başkanı ve Başkomutan konumundaki Enver Paşa, Alman Genelkurmayı’nın stratejik hesaplarla bastırması sonucu Kars-Sarıkamış üzerinden kışın en elverişsiz şartlarında Kafkasya’daki Rus Ordusu’na saldırır. Bu saldırıda bilindiği gibi ciddi bir savaş bile olmadan 80 bin Osmanlı askeri aşırı kış şartları ortamında, gıdasızlık, yetersiz giyim ve basiretsiz çılgın yönetim sonucu can verir. Koskoca 90 bin kişilik bir ordu boş yere karlara gömülür. Geriye bitkin ve perişan 12 bin asker kalır. İşte tam bu şartlarda İngiltere ve Fransız donanmaları Çanakkale önlerine gelir. Çanakkale savaşları başlar. Doğu Anadolu’da oluşan bu boşluk sonucu Rus ordusu Anadolu’ya doğru ilerlemeye başlar. Van, Bitlis ve Muş’u ele geçirir. Rus Çarlığı 1914 Eylül ayından itibaren Kafkasya ve Anadolu’da Ermeni çetelerine silah ve para akıtmaktadır. Yüzlerce çete oluşmuştur. Bu çetelerin Rus ordusu ilerlerken, cephe gerisinden Osmanlı ordusunu arkadan vurması hedeflenmiştir. Bu politika sonucunu verir. 1915 Şubatında Sarıkamış faciasının hemen sonrası Van’da Ermeni çeteler ayaklanır ve kenti ele geçirir. Orada yaşayan Ermeniler de ayaklanma ve isyana katılır. Kısa süre sonra da Rus ordusu gelerek Van’ı ele geçirir. Bitlis ve Muş da aynı yöntemlerle Ermeni çeteleri-Rus ordusu tarafından ele geçirilir. Bu kentlere Ermeni valiler atanır. Türk ve Müslümanlar en ağır ve vahşi şartlarda yok edilir.Toplu mezarlar böyle oluşur. Bölgede imkan bulanlar Anadolu içlerine kaçar. Bediüzzaman Ermeni ve Ruslarla savaşırken esir düştü Türkiye’de Nurculuğun efsane ismi Bediüzzaman Said-i Nursi (Kürdi) işte tam o tarihte, bu ortamda kendi talebelerinden oluşan bir grupla elde silah Bitlis’te Ermeni çetelere karşı savaşır. Rus kuşatmasını yanında kalan 4 kişi ile yarmaya çalışırken 1915 şubat ayında Ruslara esir düşer. Ermenilerin onu yok etme girişimlerini Rus subayları engeller. Bediüzzaman Rusya’da esir olarak kalır. Bediüzzaman daha sonra 1917 Rus Devrimi kargaşasında kaçacak ve 1918’de tekrar İstanbul’a gelecektir. Rus ordusunun içinde çetelerden başka bir de Ermeni Tugayı vardır. Bu Ermeni Tugayı, girdiği her yerde tıpkı Rumeli’deki gibi Müslümanları camilere doldurup topluca öldürmeye başlar. Daha önce Balkanlar’da Batı’da yaşanan Türklere yönelik zulüm ve soykırım örnekleri bu kez Doğu Anadolu’da yaşanmaya başlar. Rus ve Ermeniler önünden kaçan Türk ve Müslümanlar Anadolu’nun içlerine doğru göç etmeye zorlanırlar. Anadolu’nun içinde ise Ermeni toplulukları, Ermeni çetelerin öncülüğünde Rus ordusunu ve Ermeni Tugayı’nı ‘Kurtarıcı’ olarak beklemektedir. Anadolu’da Ermeniler Rusların potansiyel müttefiki haline gelmiştir. Ermeni nüfusunun neredeyse tüm Anadolu’da ama öncelikle Doğu Anadolu’da yüzlerce yıldır kalabalık koloniler halinde yaşaması nedeniyle Ermeni nüfusu, özellikle Alman Genelkurmayı’nın gözünde artık “Cephe gerisi düşman” olarak görülmeye başlar. Neden Alman Genelkurmayı diyoruz? Çünkü Sarıkamış’ta Ruslara karşı açılan cephe ve Irak(Bağdat) -Mısır hattında İngilizlere karşı açılmak istenen cephe, Alman Genelkurmayı’nın Osmanlı ordusunu düşman güçler üstüne sürmek istediği iki ana cephedir. Osmanlı ordusunu Enver Paşa Ekim 1914’de imzaladığı bir anlaşma ile fiilen Alman Genelkurmayı’nın emrine vermiştir. Tüm savaşı Berlin’de Alman Genelkurmayı yönetmektedir. İstanbul Harbiye’de bu emirleri uygulayacak 800 kişilik bir Alman Genelkurmay karargahı vardır.

Komuta tüm cephelerde fiilen bu Alman heyetindedir. Enver Alman karargahının emirlerinin uygulanmasını sağlamaktadır. Eğer Anadolu kaybedilirse, Alman genelkurmayı için Osmanlı ordusunu, İngilizlere karşı Mısır üstüne (Kanal bölgesine) sürme imkanı kalmayacaktır.

Çünkü eğer Ruslar, cephe gerisindeki Ermenilerin desteği ile Anadolu içlerine ilerlerse, Trabzon’dan Adana’ya çekilecek bir hat üzerinde tüm Anadolu kaybedilebilir. Böylece Osmanlı ordusu Sarıkamış yenilgisinin faturasını, Anadolu’nun Doğu yarısını da yitirmekle ödeyebilir. Zaten Çanakkale’ye çıkarma yapmış olan İngiliz-Fransız kuvvetleri, böylece 1. Dünya Savaşı’nda Almanların en güçlü müttefiki olarak görülen Osmanlı ordusunu çift taraftan kıskaca almış gibi görünür. Alman Genelkurmayı tehcir önerir İşte bu ortamda 1915 şubat ve mart aylarında Ermenilerin Anadolu’dan “sürülmesi”, yani “tehciri” (zorunlu göçü) öncelikle Alman Genelkurmayı’nın bir önerisi olarak masaya gelir. İT yönetimi ve Enver Paşa ile Talat Paşa bu öneriye aynen katılacaklardır.

Çünkü Anadolu elden gitmektedir! Ermeni tehciri kararı 27 Mayıs 1915’te Enver Paşa tarafından ‘askeri karar’ olarak alınır. Goltz Paşa kararı paraf eder. Uygulamayı ve zorunlu göç organizasyonunu ise o sırada Sadrazam olan Talat Paşa yapacaktır. Karar başlangıçta hemen Rus cephesi gerisindeki Ermenilerin “durum tehlike arzettiği zaman”, gerekirse oradan alınıp başka bölgelere gönderilmesini içermektedir. Daha sonra “Ermeni tehciri” neredeyse Anadolu’daki tüm Ermenilere uygulanır. Bu konuda verilen sayılar tartışmalıdır. Ancak 1 milyon civarında Ermeni’nin yerlerini terk ettiği tahmin edilmektedir. Bunların 300 bin kadarı zaten o sırada Doğu Anadolu’ya gelen Rus Ordusu’na sığınmışlardır. Önemli bir bölümü Irak bölgesine sevkedilmiştir. Balkan soykırımının Doğu’da tekrarı korkusu Almanların bu stratejik talimatıyla birlikte İttihat Terakki yönetiminin Ermenileri sürme kararının çok önemli bir nedeni daha vardır. O da Balkan muhacirleri trajedisidir. Çoğu Rumeli ve Balkanlar’dan gelen İttihatçılar, 1912 Balkanlar’da Türk soykırımı ve göçünün yakın tanıklarıdır. Osmanlı onların gözleri önünde imparatorluğu 500 yıldır sahip oldukları Batı topraklarını kaybetmiştir. İTC’nin 1913 ocak ayında Edirne’yi kurtarma teması üzerinde yaptığı Babıali darbesi sonrası Enver Paşa öncülüğünde zar zor Edirne kurtarılmıştır. 1915’te Balkan muhacirlerinin büyük kısmı Anadolu’da hala yersiz yurtsuzdur. İttihat Terakki yönetimi, Doğu Anadolu’dan Rus ve Ermeni korkusu nedeniyle yeni göçler başlayınca Balkan faciasının bu kez Doğu Anadolu’da tekrarlanmasından korkmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı kanadı (Rumeli-Balkanlar) kaybedildikten sonra Doğu kanadının da (Samsun-Adana hattıyla beraber tüm Irak ve Hicaz-Yemen, Kanal bölgesi) tümüyle kaybedilmesi ihtimali gündeme gelmiştir. Bu olursa Osmanlı güçleri o sırada henüz Rumların yoğun olarak yaşadığı Batı Anadolu topraklarında sıkışıp kalacaktır. Daha doğru Osmanlı İmparatorluğu tümüyle haritadan silinme tehlikesiyle yüz yüzedir. Zaten Çanakkale’ye de ‘düşman’ çıkarma yapmıştır. İşte bu şartlar altında öncelikle Alman Genelkurmayı’nın önerisiyle, sonra da İttihat Terakki yönetiminin bu fikri desteklemesiyle Ermeni tehciri kararı alınır. Anadolu’daki Ermeni nüfusu zorla Irak bölgesine göç ettirilir. Bir çok yerde hala yersiz yurtsuz olan “Balkan muhacirleri” Ermenilerden boşalan ev ve mahallelere yerleştirilir. Bu da 1912 ile 1915 arasındaki doğrudan bağlantıyı gösteren bir unsurdur. Tehcir sırasında yaklaşık 1 milyona yakın Ermeni nüfus yerinden edilir. Bunların 500-600 bini de göç yollarında can verir. Önemli bir kısmı da çeteler tarafından katledilir. Sonuç şöyle özetlenebilir:

Balkanlardan Anadolu’ya atılan Türklerin, bu kez Anadolu’dan da atılmasını engellemek için Ermeniler Anadolu’dan atılmıştır. Alman-Osmanlı ittifakı savaşta Anadolu hattını korumak için cephe gerisinde Rus müttefiki olarak görülen Ermenileri bölgeden boşaltmıştır. I. Dünya Savaşı büyük imparatorlukların tüm güçlerini ve imkanlarını son askerine son kurşununa kadar acımasızca ve ölümüne seferber ettiği bir savaştır. Oldukça ilkel ve vahşi koşullarda yapılmıştır. Ve bu savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu tümüyle yıkılmıştır. Mustafa Kemal ve bir avuç arkadaşının inancı ve vizyonu sayesinde bu yıkıntılar arasından Yeni Türkiye’nin kurulması 20. Yüzyılın en büyük mucizesidir.

Gün geçtikçe milli mücadelenin ve bugünkü Türkiye’nin ortaya çıkışının nasıl bir mucize olduğu daha iyi anlaşılıyor. Günümüzde 100 yıl sonra Ermeni soykırımı tartışmasının dünya çapında bu kadar alevlenmesi boşuna değildir. 100 yıl sonra haritalar tekrar çiziliyor 100 yıl sonra bugün Ortadoğu’da, Kafkaslar’da ve Anadolu’da büyük güçler yeniden işbaşında. Arap baharıyla Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Birileri ülkeleri bölen yeni siyasi haritalar çiziyor. Suriye ve Irak’ın bölünme sürecinde Türkiye’den de büyük bir parça kopararak ‘Kürdistan’ kurma planları var. Bu planların hiçbiri saklı gizli değil. Açıkça yapılıyor.

Ermenistan’ın Ağrı Dağı’nı da kapsayacak şekilde Anadolu’dan toprak koparma planları da saklı gizli değil. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan geçen yıl bunu Ankara’nın gözünün içine baka baka açıkça söyledi. Ermeni soykırımı tartışmalarının arkasında açıkça “tazminat ve toprak talepleri” de var. Toprak deyince Türkiye’den nerelerin isteneceğini merak edenler tehcire uğrayan Ermenilerin yaşadığı yerlere bakabilir… Bütün bu anlattıklarımız hayal mi, komplo teorisi mi? Tarihi bilmezseniz ve 100 yıl sonra masaya konan faturaların 100 yıl önceki hesaplarını bilmezseniz, tüm bu anlatılanları hayal ürünü olarak kavrayabilirsiniz… 0 zaman 2015-2023 yıllarında karşınıza çıkacak olayların ve saldırıların ne olduğunu bile anlayamazsınız. 100 yıl öncesini bilmezseniz, yarınları yitirirsiniz!… Boşuna demiyoruz… Tarih artık yarındır!… (1) Kitap-Absolute Destruction-Military Culture and Practices of War in Imperial Germany-Isabel V. Hull. Cornell University-2006. Bu kitap henüz Türkçeye çevrilmedi. Ancak Ermeni tehcirinin, Osmanlı yönetimindeki İttihat Terakki’ye o dönemin Alman subayları tarafından nasıl önerildiğini isim isim çeşitli anı ve mektuplarla belgeliyor. . 1915 Ermeni tehcirinin ana nedeni, 1912 Balkan Türk soykırımıdır Bu yıl 2012. Balkan Savaşı ve Balkanlar’da Türk soykırımının 100. yılı. Türkiye bugün tüm dünyada 1915’teki Ermeni olayları nedeniyle ‘Soykırım mıdır, değil midir?’ diye sorgulanıyor. Avrupa’da Sarkozy gibi liderler, soykırım tezini inkara cezai yaptırım getirmeye çalışıyor. 100 yıllık defterler tekrar açılıyor. Öyleyse genç Türk nesilleri her şeyden önce tarihlerini iyi bilmek zorundalar. Çünkü geldiğimiz ortamda “Tarih” artık geçmiş değil, yarındır. Tarihi bir dönem yaşıyoruz. 100 yıllık olaylar yeniden gündeme geliyor. 1912 Balkan Savaşı’nın 100. yıldönümüydü sessizce geldi geçti Balkanlar’da Sırplar, Rumlar ve Bulgarların ittifak yaparak Osmanlı’ya saldırdığı yıl. Balkanlar’da Türk soykırımının 100. yılı geçerken Ermeni propagandası 2015’de çığ gibi geliyor dedik. Balkan soykırımda yaklaşık 600 bin Türk ve Müslüman Rumeli ve Balkanlar’da katledildi. 900 bin Türk ve Müslüman ölümden kaçarak göç yollarına düştü. 500 yıldır yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kaldılar. Trakya, İstanbul ve Anadolu topraklarına sığındılar. Ünlü ‘Balkan muhacirleri’ işte onlardır. 1912’yi bilmeden ve anlamadan 1915 Ermeni olaylarını anlayamazsınız. Açıyı daha geniş tutalım. I. Dünya Savaşını anlamadan konuyu anlayamazsınız. Bu savaşta taraf olan 4 büyük Avrupa İmparatorluğu’nun (İngiltere, Almanya, Rusya ve Osmanlı) pozisyonlarını ve hedeflerini, stratejilerini, taktiklerini anlamadan Ermeni tehcirini yerli yerine oturtamazsınız.

1. Dünya Savaşı’na daha sonra tüm dünyada 25 ülke katıldı. Toplam 8.5 milyon kişi öldü. 7 milyon kişi kayıp veya esir oldu. 21 milyon insan yaralandı veya sakat kaldı. 1908-1918 arasındaki fırtınalı 10 yılı kavramadan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl yıkıldığını ve Yeni Türkiye’nin 1920’lerde nasıl kurulduğunu bilmeden bugünü ve geleceği doğru anlayamazsınız.

Çünkü bugün adeta 100 yıllık hesaplar yeniden gündemde. 100 yıllık rövanşlar alınmak isteniyor. 100 yıllık defterler açılıp tekrar masaya konuyor. 100 yıl öncesini bilmezseniz, bugün önünüze konan faturayı anlamazsınız. Birileri “100 yıl geciktin, hadi öde çık!” der. Evi boşaltmak zorunda kalırsınız! Ev dediğim şu üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları. Yani bugünkü milli sınırları içindeki Türkiye. 4 kıtaya yayılmış koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan kala kala elimizde kalan son vatan toprağı olan Türkiye’nin ve onun yaşam alanı Anadolu’nun kıymetini bilmezseniz, onu da elinizden alırlar. Tıpkı 1912’deki Balkan göçmenleri gibi yüzlerce yıl yaşadığınız topraklardan atılır, vatansız kalırsınız! Bugünün gençleri bunları öğrenmeli.

Dindar olacaklarsa, Müslüman olacaklarsa, önce Avrupa’da 100 yıl önce Türk ve Müslümanların başına gelenleri bilmeliler. Onları ‘dindar nesil’ olarak yetiştirmek isteyenler , önce kendi tarihlerini doğru dürüst öğretmeliler. Günümüz siyasetçileri de tarih sınavında. Bir çift söz de onlara…. Önce 100 yıl önce Yeni Türkiye’nin o yıkıntılar içinde nasıl kurulduğunu bileceksiniz, ondan sonra bugün Yeni Türkiye çığlıkları atacaksınız. Bilmeden çığlık atanların çığlığı, ilerde acı çığlıklara dönüşebilir. Tıpkı 100 yıl önceki gibi… Çünkü günümüzdeki hesapları doğru okumak için önce tarih bilmek gerekiyor. Sonra bilgiyle, akılla, serinkanlılıkla geçmişle hesaplaşmak gerekiyor. Bunu yapmadan 2015 ile hesaplaşamaz ve 2023’lere gidemezsiniz. Demek ki tarih bugün artık dün değildir. Tarih geleceğimizdir! Tarih yarınımızdır! Öyleyse yarınımızı, geleceğimizi kurtarmak için tarihi iyi bileceğiz. Şimdi dönelim tekrar 100 yıl öncesine. Bu yazının ana tezi şudur: 1915 Ermeni tehcirinin ana nedeni 1912 Balkanlar’daki Türk soykırımıdır. Şimdi bu ana tezin gerekçelerini 3 maddede özetleyelim: 1- 1912’de Balkan savaşı sürecinde Rumeli ve Balkanlar’da yaşanan Türk soykırımı İT’nin Osmanlı toprakları içindeki farklı din, milliyet ve kimliklerden tüm farklı unsurların hürriyet ve meşrutiyet rejiminde işbirliği yapmasına dayanan “İttihad-ı anasır” (Unsurların birliği) politikasına son verdi. Yeni-Osmanlı düşleri sona erdi. Unsurların ayrışması ve elde kalan son vatan parçası olan Anadolu’nun farklı din ve milliyetlerden (Rumlar ve Ermeniler) temizlenmesi politikasını gündeme getirdi. Ermeni tehciri (Zorunlu göç) askeri nedenlerin de eklenmesiyle 1912’den çıkan dersler sonucu gündeme geldi. ‘Mübadele’ fikri ve uygulaması da 1912 ile birlikte ortaya çıktı. 2- Ermeni tehciri İT yönetimine, 1913’ten itibaren Balkan Savaşı yenilgisinden dersler çıkaran Alman subayları tarafından önerildi. Anadolu’nun farklı din ve milliyetlerden temizlenmesini 1913’te ilk gündeme getiren Osmanlı’nın baş askeri danışmanı ünlü Alman General Goltz Paşa’dır. Daha sonra fiilen Osmanlı Ordusu Genelkurmay Başkanı pozisyonunu üstlenen General Bronsart von Schellendorf’tur. 3- 27 Mayıs1915’te Enver Paşa tarafından alınan Ermeni tehciri ‘askeri kararı’nın ana nedeni 1915 ocak ayındaki Sarıkamış yenilgisi ve Doğu’da 80 bin Osmanlı askerinin kaybı sonucu, Rus ordusunun Ermeni çeteleri desteğinde Van, Bitlis ve Muş’u ele geçirmesidir. Şubat 1915’te daha Rus ordusu gelmeden Van’da Ermeni çetelerin 10 bin kişi ile başlattığı isyan ve bundan sonra bölgede Türk ve Müslümanlara yaptıkları zulüm sonucu bölgeden kaçışlar başlamıştır. Bu gelişme İT yönetiminde yeniden bir Rumeli-Balkan faciasının yaşanacağı korkusunu doğurmuştur. Aynı trajedinin bu kez Doğu Anadolu’da yaşanacağı korkusu Ermeni tehcirini hızlandırmıştır. Şimdi bu konuları biraz daha açalım: Yıl 1912. Hürriyet’in ilanından 4 yıl sonra, Abdülhamit’i devirip iktidarı büyük ölçüde ele alan İttihat Terakki yoğun tepkiler ve ordu içindeki karşı hareketler sonucu hükümeti bırakır, muhalefete çekilir. Osmanlı’daki bu siyasi kargaşayı değerlendiren Balkan ülkeleri (Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan) aralarında ittifak yaparak Osmanlı’ya saldırırlar. Ordu’daki kargaşa, terhis kaosu ve siyasi çekişmeler (Subaylar arasında İttihatçı-İtilafçı kavgası) sonucu Osmanlı ordusu büyük bir yenilgiye uğrar. Selanik gibi büyük bir kent tek kurşun atmadan teslim edilir. İşte Rumeli ve Balkanlar’daki büyük kıyım ve büyük göç bu süreçte yaşanır. Savaş sırasında tam 1.5 milyon Türk ve Müslüman Balkanlar’da 500 yıldır yaşadıkları topraklarını, vatanlarını, yerlerini, yurtlarını, evlerini, barklarını, mallarını mülklerini terk etmek zorunda kalırlar. Çok vahşet yaşanır. Çok acı çekilir. Türkler ve Müslümanlar camilere doldurulup yakılır, bombalanır. Kadınların kızların ırzlarına geçilir ve öldürülür. Hamile kadınların karnını yarıp öldürmek günlük oyun haline gelir. Bu vahşeti o dönem orada olan bazı Batılı gazeteci ve gözlemciler dehşetle anlatır. Bu gazetecilerden birisi de daha sonra Rusya’da liderliğe yükselecek olan ünlü Troçki’dir. Bu savaşta Avrupa’nın belki de yüzyıllardır görmediği bir ölçüde ‘sivil vahşet’ yaşanır. 600 bin Türk ve Müslüman katledilir. 900 bin insan göç yollarına düşüp canını kurtarır. Balkan savaşı yenilgisi ve Balkan muhacirleri Osmanlı toplumunda travmatik ölçüde derin acılar bırakır.

Dönemin önde gelen edebiyatçıları bu konuda çok çarpıcı eserler kaleme alırlar. (Merak edenler Mehmet Akif’in bu konuda yazdıklarını, Ömer Seyfettin öykülerini ve Refik Halid’in ‘Gurbet Hikayeleri’ni -Gözyaşı öyküsü- okuyabilir) Bu göçmenlerin büyük kısmı Anadolu’ya nakledilir. Orada yerleştirilmeye çalışılır. Günümüzde pek çok kişinin aile köklerinde bir Rumeli-Balkan göçmeni hikayesi vardır. İT düşüncesinde büyük kırılma: Yeni Osmanlı düşüne son! 1912 yılında İttihat Terakki (İT) iktidarda değildir. Ancak 1908 Temmuz ayından beri ülkedeki en güçlü siyasi aktör konumundadır. İT’nin 1908 Hürriyet’in ilanını gerçekleştirirken ve daha sonra 1909 yılının 31 Mart’ı sonrası Osmanlı İmparatorluğu içindeki farklı milliyet ve dinlerden tüm unsurlara karşı izlediği temel politika “İttihad-ı Anasır” politikasıdır. Bu sözcük “Unsurların birliği” anlamına gelir.

Bunun anlamı o sırada özellikle Makedonya’da çatışan Bulgar, Sırp, Rum, Ermeni, Arnavut, Ulah, Yahudi gibi tüm farklı milliyetlerden unsurlar arasında “Meşrutiyet ve Anayasa” temelinde bireysel ve etnik hakların sağlanmasıdır. Amaç herkesin ortak ve eşit hukuk sistemi ile milliyet ve din temelindeki çatışmaların önlenmesidir. İT bu ‘Yeni Osmanlı’ düzeni için bu büyük uzlaşma ve anlaşmanın sihirli formülünü “Kanun-u Esasi”de, yani Anayasa’da görmektedir. Anayasa’da bireysel ve kurumsal özgürlükler sağlanınca tüm milli ve dini çatışmalar sona erecektir. Yeni Osmanlılar ve Yeni Osmanlılık Tanzimat’tan beri (1839) gelen bir yenileşme ve reform arzusudur. Osmanlı’nın batı hukuk normlarını benimseyerek yıkılmaktan kurtulacağı inancıdır. Değişim ve yenilenme arzusudur. İnancıdır. İT büyük ölçüde Tanzimat’ta başlayan ve Jöntürkler aracılığı ile 1900’lü yıllara taşınan bu ‘Yeni Osmanlı’ ülküsünü sürdürmüştür. Bu yüzden farklı din ve milliyetlere büyük bir anlayış ve hoşgörü ile bakılmıştır. İT başlangıçta Ermeni, hatta Bulgar örgütlerle padişahı devirmek ve Hürriyet, Anayasa getirmek için beraber çalışmış, işbirliği yapmıştır. Bu nedenle gerek 1908’de top atışlarıyla Hürriyet ilan edildiği zaman Selanik’te, tüm Makedonya’da ve daha sonra 1909’da İstanbul’da gazete sayfaları ve belleklerde kalan temel bir fotoğraf vardır. Bu fotoğraflarda, papaz, haham ve imamlar hep birlikte “Hürriyet ve Meşrutiyet” sloganları altında yürürken görülürler. Bu tablo İT’nin “İttihad-ı Anasır” (Unsurların Birliği) politikasının savunucusu İT’nin özlediği ve desteklediği tablodur. Tüm farklı milliyet ve dinlerden unsurlar Yeni Osmanlı’nın Hürriyet, Meşrutiyet ve Medeniyet yolunda hep birlikte elele yürüyeceklerdir. Bu hayal gerçek hayatta böyle olmaz. Osmanlı İmparatorluğu içindeki Bulgarlar, Sırplar, Rumlar ve Ermeniler 1908 Hürriyet’in ilanı ile beraber milliyetçi ve ayrılıkçı faaliyetlerine daha da hız verirler.Kilise liderlik yapar. 1912’de Osmanlı’daki siyasi kaosu da fırsat bilen (İT yönetimi terk etmiştir) Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan aralarında ittifak yaparak Osmanlı ordusuna saldırırlar. Saldırı sadece askeri çatışma düzeyinde kalmaz. Rumeli, Makedonya ve Balkanlar’daki tüm Türk ve Müslümanlar kıyıma uğrar. Öldürülür, ezilir ve kovulur. Avrupa kıtasında son 100 yıldır yaşanmamış büyük bir katliam ve kitlesel göç yaşanır. Türkler, Müslümanlar ve kısaca Osmanlı Rumeli ve Balkanlar’dan kovulur. Türklerin bütün mal varlığı,zenginliğine el konur.Göz dikilen bu zenginliktir. Balkanlar’da 1912’de yaşanan bu Türk soykırımı İT’nin “İttihad-ı Anasır” (Unsurların Birliği) politikasına ağır bir darbe indirir. Türkçülük akımı 1912 sonrası başlar İttihat Terakki içinde Türkçülük akımı ve Türk milliyetçiliği esas olarak 1912’de bu büyük Balkan faciasından sonra başlar. Yıllarca Türkçülüğün ana merkezi olarak bilinen “Türk Ocakları”nın kurulma tarihi 1912’dir. Yani Balkan Savaşı’nın yarattığı travmatik etki ve buna karşı milli tepki sonucu ortaya çıkmıştır. Zaten Osmanlı’da en son ortaya çıkan milliyetçi akım Türk milliyetçiliğidir. Bulgar, Sırp, Rum-Yunan ve Ermeni milliyetçiliği çok daha önce ortaya çıkmış ve Osmanlı’ya karşı Batılı ülkelerin büyük desteğini görmüştür. Türkler mecbur kalmıştır. İlk Yunan krallığı Osmanlı’ya karşı savaşan İngiltere-Fransa-Rusya desteğiyle 1821’de kuruldu. Sırbistan ve Bulgaristan bağımsızlığını 1878’de Berlin anlaşması ile kazandı. Dolayısıyla milliyetçilik Rumeli’de Bulgar, Sırp ve Yunanlılar (Rumlar) arasında çok güçlüydü. İT’nin öncüleri ise başlangıçta milliyetçilik davası gütmüyorlardı. Biraz hayali ve biraz romantik bir “Hürriyetçilik” ideali peşindeydiler. İT’nin ilk ortaya çkışında milliyetçi unsurlar çok zayıf ve şekilsizdi.

Ama dediğimiz gibi 1912’de Türk ve Müslümanların Rumeli ve Balkanlar’dan kovulması, bir anlamda Rumeli’de Türklere karşı tam bir “etnik temizlik” yapılması İT yönetiminde hem şok etkisi yarattı, hem de farklı düşüncelere yönelmelerine yol açtı. Milliyetçilik 1912’den çıkarılan mecburi sonuç olarak Türkler arasında yayılmaya başladı. 1912 Osmanlı toplumunda Türk ve Müslümanlar arasında o güne kadar yaygın bir duygu olmayan “yabancı düşmanlığı”nı da körükledi.Yaşanan soykırım nedeniyle düşmanlık öncelikle Rumları ve Ermenileri hedef almaya başladı.

Alman askeri misyonunun politikaya etkisi İT’nin farklı düşüncelere yönelmede Almanların da tayin edici bir rolü oldu. 1890’ların başından beri Osmanlı ordusunu düzeltmek için gelmiş Alman subayları ve askeri misyonu vardır. O sırada Osmanlı ordusunu ıslah ve düzeltme misyonu ile gelmiş olan önemli bir subay vardı. Adı Colmar Freiherr von der Goltz.

Osmanlı tarihinde kısaca Goltz Paşa olarak bilinir. Goltz Paşa 1883 ve 1895 yılları arasında Osmanlı askeri eğitimini supervizor olarak yönetti. O yıllar arasında Harbiye mezunlarının neredeyse tümü bu Goltz Paşa’nın yönetimi ve dersleri altında yetişmiştir. 1908’de Hürriyet’in ilanı ile yeniden İstanbul’a gelen Goltz Paşa 1911’de Mareşal rütbesini alarak Osmanlı ordusu kurmay başkanı yardımcısı oldu. Goltz Paşa 1908’de Hürriyet’in ilanına öncülük eden İT içindeki askerleri de “Devrimi Londra ve Paris’tekiler yapmadı. Anadolu kökenli bu subaylara herkes ‘Alman subayları’ diyor” sözleriyle övmüştür. Goltz Paşa 1. Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı’da görevde kaldı. Bu arada 1912 Balkan Savaşı’nda fiili görevler de aldı. 1914 ağustosunda Dünya Savaşı başlayınca Almanya’ya gitti, Belçika askeri valiliğine atandı. Ancak burada sivillere karşı baskı (Topluca çalışma kamplarına yollama gibi) yöntemlerini uygulamak istemeyerek yeniden kendi isteğiyle İstanbul’a geldi. 1914 Aralık ayında Goltz Paşa tekrar İstanbul’a döndü. Sultanın ve Harbiye Nazırı’nın (Enver Paşa) kişisel askeri danışmanı pozisyonunu üstlendi. Daha sonra savaşta Irak’taki 6. Ordu’nun Komutanı oldu. 19 Nisan 1916’da Bağdat’ta tifüs nedeniyle aşırı ateş sonucu öldü. Vasiyeti bir Türk ve Alman bayrağı ile Tarabya’daki Alman Konsolosluğu’na gömülmekti. Vasiyeti yerine getirildi. Halen Tarabya’da Alman konsolosluğu içindeki o nefis manzaralı tepede, dönemin Alman Büyükelçisi Wangenheim ile birlikte bu özel ve görkemli mezarlıkta yatmaktadır. İşte bu Goltz Paşa, Osmanlı’nın kendisinin de rol aldığı 1912 Balkan yenilgisinden hemen sonra enteresan fikirler geliştirmeye başladı. Ne de olsa askerdi, ne de olsa Almandı ve ne de olsa strateji uzmanıydı. Almanya’nın askeri hedefi kısa süre sonra patlak verecek 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunu Kafkaslar’da Rusya’ya karşı ve Bağdat demiryolun güzergahında, Irak-Mısır cephesinde İngilizlere karşı kullanmaktı. İşte tüm bu nedenlerle Goltz Paşa 1913’te o sırada ünlü Babıali baskını ile yönetimi yeniden ele geçiren İT yönetimine şu tavsiyelerde bulundu: “Balkanlar’daki yenilgiyi unutun, Avrupa’yı bırakın, Anadolu’ya yoğunlaşın. Orada Müslüman unsuru takviye edin, ilerde Balkanlar’daki gibi temizlik yaşamamak için Ruslarla aynı Ortodoks dinden olanları (Ermeniler ve Rumlar) gerekirse başka bölgelere kaydırın. (Deportation). İşte Osmanlı’da ilk “Deportation” fikri (Yani tehcir, yani kitlesel göç, yani bazı dini ve milli grupları zorla başka bölgelere göç ettirme politikası) böylece 1913’te Osmanlı’da Alman askeri heyetinin baş danışmanı Goltz Paşa tarafından resmi olarak gündeme getirildi. Goltz Paşa’nın bu tavsiyeleri, raporları ve yazıları son olarak ABD’de 2006 yılında Cornell Üniversitesi tarafından yayınlanan bir kitapta (Absolute Destuction-Yazarı: Isabel V. Hull) (1) ayrıntılı olarak ortaya konuyor.

Diğer Alman subaylar da “Deportation” istedi Özellikle Rus Cephesi’nde Kafkasya ve Doğu Anadolu’da Osmanlı ordusunu arkadan vurma hazırlıkları içinde olan Ermeni unsurların temizlenmesi daha sonra başka Alman askerler ve kurmaylar tarafından da dile getirildi. Bu askerlerden bazıları şunlardır: General Bronsart von Schellendorf: 1. Dünya Savaşı’nda fiilen Osmanlı ordusunun Genelkurmay Başkanlığını üstlenen subay. Başta Enver Paşa’nın kurmay başkanı gibi görünse de Alman Genelkurmayı’nın İstanbul’daki 1 numaralı subayıdır. Sarıkamış harekatına Enver Paşa’yı zorlayan kişidir. Sarıkamış yenilgisi sonucu Doğu Anadolu’da ilerleyen Rus ordusuna karşı cephe gerisindeki Ermenilerin başka bölgeye yollanması isteyenler arasındadır.

General Schellendorf’un 1915 Temmuz’unda Bağdat Hattında çalışan işçi taburlarındaki Ermenilerin ve Sivas ile Urfa’da geriye kalan Ermenilerin deportationu (tehcir-başka bölgeye yollama) için verdiği yazılı emri de vardır. Schellendorf daha sonra Ayvalık’taki Rumların ve Rum çetelerinin tehcirini de isteyecektir. Schellendorf’un Ermenilere karşı “Yahudilerden on kat beterler” şeklinde ırkçı görüşler taşıdığı da bilinmektedir. Dönemin İT yöneticilerinin hiçbirinde aldıkları kültür ve eğitim sonucu “ırkçı görüşler” yoktur. Onların kararları tümüyle Osmanlı İmparatorluğu’nun elde kalan son parçalarını kurtarmak için alınmış kararlardır. Savaş sonrası Ermeni tehciri konusunda Osmanlı yönetimine tavsiyede bulunduklarını itiraf eden bir diğer subay da Otto von Feldmann’dır. Feldmann da o sırada İstanbul’da Alman Genelkurmay şubesini oluşturan 600 Alman subayı arasındaki sorumlu kişilerden birisidir.

Doğu’da savaşan 3. Ordu kurmay başkanı Lt. Colonel Felix Guse, ve Commander Lt. von Humann gibi diğer bazı Alman subaylar da Ermenilerin bölgeden uzaklaştırılmasını hem önermişler hem savunmuşlardır. Liman von Sanders ve Kress gibi bazı diğer Alman subaylarının, özellikle Doğu Anadolu dışındaki başka bölgelerdeki Ermeni tehcirine karşı çıktığı bilinir. İstanbul’daki Alman diplomatik misyonu (Başta Büyükelçi Wangenheim) Ermeni konusunu ya geçiştirmiş, ya da dini ve diplomatik nedenlerle sivillerin zarar görmemesi için cılız itirazlar yapmıştır. Alman Dışişleri ve diplomatik misyonu genel olarak Ermeni tehcirinin “askeri gerekçelerle” yapıldığını kabul etmiştir. Nasıl etmesinler? Zaten tehciri öneren İstanbul’daki Alman askeri misyonudur. Mübadele fikri Aslında Anadolu’nun Türkler dışındaki diğer unsurlardan temizlenmesi ve diğer din ve milliyetlerden unsurların (özellikle Rumların) kendi memleketlerine gönderilmesi fikri de 1912’de Balkanlar’da Türk soykırımı nedeniyle ortaya çıkmış bir fikirdir.

Madem ki Türkler Balkanlar’dan kovulmuş ve Anadolu dışında gidecek ve sığınacak başka vatanları kalmamıştır, o zaman Anadolu’yu da elden kaçırmamak için farklı milliyet, farklı dinden olanların da Anadolu’dan boşaltılıp kendi ülkelerine geri gönderilmeleri kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir. Kavga yaşam alanı kavgasıdır. Kavga 1912’de Rumeli ve Balkanlar’da görüldüğü gibi ölüm-kalım kavgasıdır. İşte Anadolu’nun Rus ordusunun doğal müttefiki sayılan Ermeni çeteleri ve onları destekleyen Ermeni unsurlardan arındırılması da bu bakış açısı sonucu gündeme gelmiştir, 1912 sonrası başlayan göçe zorlamalar ve 1923 sonrasına kadar süren karşılıklı mübadele hareketleri bu anlayış çerçevesinde yapılmıştır. (Türkler Anadolu’ya-Rumlar Yunanistan’a!). Herkesin kendi ülkesinde yaşaması anlayışı ile Rumlar kendi ülkeleri sayılan Yunanistan’a, Türkler kendi ülkeleri olan Anadolu’ya gitmiştir. 1912 Balkanlar’da Türk soykırımı ve göçü , hem Ermeni hem de Rumların Anadolu’dan gönderilmesinin ana nedeni olmuştur. Sarıkamış faciasının Ermeni tehcirine etkisi İşte 1912’deki bu büyük vahşetin ve Balkanlar’da yaşanan bu büyük Türk soykırımının üzerinden daha iki sene geçmeden, 1914 Ağustosunda Osmanlı devleti, İttihat-Terakki yönetiminde Almanlar’ın müttefiki olarak 1. Dünya Savaşı’na girer. 1914 Aralık ve 1915 Ocak ayı başında ünlü Sarıkamış faciası yaşanır. Genelkurmay Başkanı ve Başkomutan konumundaki Enver Paşa, Alman Genelkurmayı’nın stratejik hesaplarla bastırması sonucu Kars-Sarıkamış üzerinden kışın en elverişsiz şartlarında Kafkasya’daki Rus Ordusu’na saldırır. Bu saldırıda bilindiği gibi ciddi bir savaş bile olmadan 80 bin Osmanlı askeri aşırı kış şartları ortamında, gıdasızlık, yetersiz giyim ve basiretsiz çılgın yönetim sonucu can verir. Koskoca 90 bin kişilik bir ordu boş yere karlara gömülür.

Geriye bitkin ve perişan 12 bin asker kalır. İşte tam bu şartlarda İngiltere ve Fransız donanmaları Çanakkale önlerine gelir. Çanakkale savaşları başlar. Doğu Anadolu’da oluşan bu boşluk sonucu Rus ordusu Anadolu’ya doğru ilerlemeye başlar. Van, Bitlis ve Muş’u ele geçirir. Rus Çarlığı 1914 Eylül ayından itibaren Kafkasya ve Anadolu’da Ermeni çetelerine silah ve para akıtmaktadır. Yüzlerce çete oluşmuştur. Bu çetelerin Rus ordusu ilerlerken, cephe gerisinden Osmanlı ordusunu arkadan vurması hedeflenmiştir. Bu politika sonucunu verir. 1915 Şubatında Sarıkamış faciasının hemen sonrası Van’da Ermeni çeteler ayaklanır ve kenti ele geçirir.

Orada yaşayan Ermeniler de ayaklanma ve isyana katılır. Kısa süre sonra da Rus ordusu gelerek Van’ı ele geçirir. Bitlis ve Muş da aynı yöntemlerle Ermeni çeteleri-Rus ordusu tarafından ele geçirilir. Bu kentlere Ermeni valiler atanır. Türk ve Müslümanlar en ağır ve vahşi şartlarda yok edilir.Toplu mezarlar böyle oluşur. Bölgede imkan bulanlar Anadolu içlerine kaçar. Bediüzzaman Ermeni ve Ruslarla savaşırken esir düştü Türkiye’de Nurculuğun efsane ismi Bediüzzaman Said-i Nursi (Kürdi) işte tam o tarihte, bu ortamda kendi talebelerinden oluşan bir grupla elde silah Bitlis’te Ermeni çetelere karşı savaşır. Rus kuşatmasını yanında kalan 4 kişi ile yarmaya çalışırken 1915 şubat ayında Ruslara esir düşer. Ermenilerin onu yok etme girişimlerini Rus subayları engeller. Bediüzzaman Rusya’da esir olarak kalır. Bediüzzaman daha sonra 1917 Rus Devrimi kargaşasında kaçacak ve 1918’de tekrar İstanbul’a gelecektir. Rus ordusunun içinde çetelerden başka bir de Ermeni Tugayı vardır. Bu Ermeni Tugayı, girdiği her yerde tıpkı Rumeli’deki gibi Müslümanları camilere doldurup topluca öldürmeye başlar. Daha önce Balkanlar’da Batı’da yaşanan Türklere yönelik zulüm ve soykırım örnekleri bu kez Doğu Anadolu’da yaşanmaya başlar. Rus ve Ermeniler önünden kaçan Türk ve Müslümanlar Anadolu’nun içlerine doğru göç etmeye zorlanırlar. Anadolu’nun içinde ise Ermeni toplulukları, Ermeni çetelerin öncülüğünde Rus ordusunu ve Ermeni Tugayı’nı ‘Kurtarıcı’ olarak beklemektedir. Anadolu’da Ermeniler Rusların potansiyel müttefiki haline gelmiştir. Ermeni nüfusunun neredeyse tüm Anadolu’da ama öncelikle Doğu Anadolu’da yüzlerce yıldır kalabalık koloniler halinde yaşaması nedeniyle Ermeni nüfusu, özellikle Alman Genelkurmayı’nın gözünde artık “Cephe gerisi düşman” olarak görülmeye başlar. Neden Alman Genelkurmayı diyoruz? Çünkü Sarıkamış’ta Ruslara karşı açılan cephe ve Irak(Bağdat) -Mısır hattında İngilizlere karşı açılmak istenen cephe, Alman Genelkurmayı’nın Osmanlı ordusunu düşman güçler üstüne sürmek istediği iki ana cephedir.

Osmanlı ordusunu Enver Paşa Ekim 1914’de imzaladığı bir anlaşma ile fiilen Alman Genelkurmayı’nın emrine vermiştir. Tüm savaşı Berlin’de Alman Genelkurmayı yönetmektedir. İstanbul Harbiye’de bu emirleri uygulayacak 800 kişilik bir Alman Genelkurmay karargahı vardır. Komuta tüm cephelerde fiilen bu Alman heyetindedir. Enver Alman karargahının emirlerinin uygulanmasını sağlamaktadır. Eğer Anadolu kaybedilirse, Alman genelkurmayı için Osmanlı ordusunu, İngilizlere karşı Mısır üstüne (Kanal bölgesine) sürme imkanı kalmayacaktır.

Çünkü eğer Ruslar, cephe gerisindeki Ermenilerin desteği ile Anadolu içlerine ilerlerse, Trabzon’dan Adana’ya çekilecek bir hat üzerinde tüm Anadolu kaybedilebilir. Böylece Osmanlı ordusu Sarıkamış yenilgisinin faturasını, Anadolu’nun Doğu yarısını da yitirmekle ödeyebilir. Zaten Çanakkale’ye çıkarma yapmış olan İngiliz-Fransız kuvvetleri, böylece 1. Dünya Savaşı’nda Almanların en güçlü müttefiki olarak görülen Osmanlı ordusunu çift taraftan kıskaca almış gibi görünür. Alman Genelkurmayı tehcir önerir İşte bu ortamda 1915 şubat ve mart aylarında Ermenilerin Anadolu’dan “sürülmesi”, yani “tehciri” (zorunlu göçü) öncelikle Alman Genelkurmayı’nın bir önerisi olarak masaya gelir. İT yönetimi ve Enver Paşa ile Talat Paşa bu öneriye aynen katılacaklardır. Çünkü Anadolu elden gitmektedir! Ermeni tehciri kararı 27 Mayıs 1915’te Enver Paşa tarafından ‘askeri karar’ olarak alınır. Goltz Paşa kararı paraf eder. Uygulamayı ve zorunlu göç organizasyonunu ise o sırada Sadrazam olan Talat Paşa yapacaktır. Karar başlangıçta hemen Rus cephesi gerisindeki Ermenilerin “durum tehlike arzettiği zaman”, gerekirse oradan alınıp başka bölgelere gönderilmesini içermektedir. Daha sonra “Ermeni tehciri” neredeyse Anadolu’daki tüm Ermenilere uygulanır. Bu konuda verilen sayılar tartışmalıdır. Ancak 1 milyon civarında Ermeni’nin yerlerini terk ettiği tahmin edilmektedir. Bunların 300 bin kadarı zaten o sırada Doğu Anadolu’ya gelen Rus Ordusu’na sığınmışlardır. Önemli bir bölümü Irak bölgesine sevkedilmiştir. Balkan soykırımının Doğu’da tekrarı korkusu Almanların bu stratejik talimatıyla birlikte İttihat Terakki yönetiminin Ermenileri sürme kararının çok önemli bir nedeni daha vardır. O da Balkan muhacirleri trajedisidir. Çoğu Rumeli ve Balkanlar’dan gelen İttihatçılar, 1912 Balkanlar’da Türk soykırımı ve göçünün yakın tanıklarıdır. Osmanlı onların gözleri önünde imparatorluğu 500 yıldır sahip oldukları Batı topraklarını kaybetmiştir. İTC’nin 1913 ocak ayında Edirne’yi kurtarma teması üzerinde yaptığı Babıali darbesi sonrası Enver Paşa öncülüğünde zar zor Edirne kurtarılmıştır. 1915’te Balkan muhacirlerinin büyük kısmı Anadolu’da hala yersiz yurtsuzdur.

İttihat Terakki yönetimi, Doğu Anadolu’dan Rus ve Ermeni korkusu nedeniyle yeni göçler başlayınca Balkan faciasının bu kez Doğu Anadolu’da tekrarlanmasından korkmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı kanadı (Rumeli-Balkanlar) kaybedildikten sonra Doğu kanadının da (Samsun-Adana hattıyla beraber tüm Irak ve Hicaz-Yemen, Kanal bölgesi) tümüyle kaybedilmesi ihtimali gündeme gelmiştir. Bu olursa Osmanlı güçleri o sırada henüz Rumların yoğun olarak yaşadığı Batı Anadolu topraklarında sıkışıp kalacaktır. Daha doğru Osmanlı İmparatorluğu tümüyle haritadan silinme tehlikesiyle yüz yüzedir. ,

Zaten Çanakkale’ye de ‘düşman’ çıkarma yapmıştır. İşte bu şartlar altında öncelikle Alman Genelkurmayı’nın önerisiyle, sonra da İttihat Terakki yönetiminin bu fikri desteklemesiyle Ermeni tehciri kararı alınır. Anadolu’daki Ermeni nüfusu zorla Irak bölgesine göç ettirilir. Bir çok yerde hala yersiz yurtsuz olan “Balkan muhacirleri” Ermenilerden boşalan ev ve mahallelere yerleştirilir. Bu da 1912 ile 1915 arasındaki doğrudan bağlantıyı gösteren bir unsurdur. Tehcir sırasında yaklaşık 1 milyona yakın Ermeni nüfus yerinden edilir. Bunların 500-600 bini de göç yollarında can verir. Önemli bir kısmı da çeteler tarafından katledilir.

Sonuç şöyle özetlenebilir: Balkanlardan Anadolu’ya atılan Türklerin, bu kez Anadolu’dan da atılmasını engellemek için Ermeniler Anadolu’dan atılmıştır. Alman-Osmanlı ittifakı savaşta Anadolu hattını korumak için cephe gerisinde Rus müttefiki olarak görülen Ermenileri bölgeden boşaltmıştır. I. Dünya Savaşı büyük imparatorlukların tüm güçlerini ve imkanlarını son askerine son kurşununa kadar acımasızca ve ölümüne seferber ettiği bir savaştır. Oldukça ilkel ve vahşi koşullarda yapılmıştır. Ve bu savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu tümüyle yıkılmıştır. Mustafa Kemal ve bir avuç arkadaşının inancı ve vizyonu sayesinde bu yıkıntılar arasından Yeni Türkiye’nin kurulması 20. Yüzyılın en büyük mucizesidir. Gün geçtikçe milli mücadelenin ve bugünkü Türkiye’nin ortaya çıkışının nasıl bir mucize olduğu daha iyi anlaşılıyor. Günümüzde 100 yıl sonra Ermeni soykırımı tartışmasının dünya çapında bu kadar alevlenmesi boşuna değildir. 100 yıl sonra haritalar tekrar çiziliyor 100 yıl sonra bugün Ortadoğu’da, Kafkaslar’da ve Anadolu’da büyük güçler yeniden işbaşında.

Arap baharıyla Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Birileri ülkeleri bölen yeni siyasi haritalar çiziyor. Suriye ve Irak’ın bölünme sürecinde Türkiye’den de büyük bir parça kopararak ‘Kürdistan’ kurma planları var. Bu planların hiçbiri saklı gizli değil. Açıkça yapılıyor. Ermenistan’ın Ağrı Dağı’nı da kapsayacak şekilde Anadolu’dan toprak koparma planları da saklı gizli değil. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan geçen yıl bunu Ankara’nın gözünün içine baka baka açıkça söyledi. Ermeni soykırımı tartışmalarının arkasında açıkça “tazminat ve toprak talepleri” de var.

Toprak deyince Türkiye’den nerelerin isteneceğini merak edenler tehcire uğrayan Ermenilerin yaşadığı yerlere bakabilir… Bütün bu anlattıklarımız hayal mi, komplo teorisi mi? Tarihi bilmezseniz ve 100 yıl sonra masaya konan faturaların 100 yıl önceki hesaplarını bilmezseniz, tüm bu anlatılanları hayal ürünü olarak kavrayabilirsiniz… 0 zaman 2015-2023 yıllarında karşınıza çıkacak olayların ve saldırıların ne olduğunu bile anlayamazsınız. 100 yıl öncesini bilmezseniz, yarınları yitirirsiniz!… Boşuna demiyoruz… Tarih artık yarındır!… (1) Kitap-Absolute Destruction-Military Culture and Practices of War in Imperial Germany-Isabel V. Hull. Cornell University-2006. Bu kitap henüz Türkçeye çevrilmedi. Ancak Ermeni tehcirinin, Osmanlı yönetimindeki İttihat Terakki’ye o dönemin Alman subayları tarafından nasıl önerildiğini isim isim çeşitli anı ve mektuplarla belgeliyor.

. 1915 Ermeni tehcirinin ana nedeni, 1912 Balkan Türk soykırımıdır Bu yıl 2012. Balkan Savaşı ve Balkanlar’da Türk soykırımının 100. yılı. Türkiye bugün tüm dünyada 1915’teki Ermeni olayları nedeniyle ‘Soykırım mıdır, değil midir?’ diye sorgulanıyor. Avrupa’da Sarkozy gibi liderler, soykırım tezini inkara cezai yaptırım getirmeye çalışıyor. 100 yıllık defterler tekrar açılıyor.

Öyleyse genç Türk nesilleri her şeyden önce tarihlerini iyi bilmek zorundalar. Çünkü geldiğimiz ortamda “Tarih” artık geçmiş değil, yarındır. Tarihi bir dönem yaşıyoruz. 100 yıllık olaylar yeniden gündeme geliyor. 1912 Balkan Savaşı’nın 100. yıldönümüydü sessizce geldi geçti Balkanlar’da Sırplar, Rumlar ve Bulgarların ittifak yaparak Osmanlı’ya saldırdığı yıl. Balkanlar’da Türk soykırımının 100. yılı geçerken Ermeni propagandası 2015’de çığ gibi geliyor dedik. Balkan soykırımda yaklaşık 600 bin Türk ve Müslüman Rumeli ve Balkanlar’da katledildi. 900 bin Türk ve Müslüman ölümden kaçarak göç yollarına düştü. 500 yıldır yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kaldılar.

Trakya, İstanbul ve Anadolu topraklarına sığındılar. Ünlü ‘Balkan muhacirleri’ işte onlardır. 1912’yi bilmeden ve anlamadan 1915 Ermeni olaylarını anlayamazsınız. Açıyı daha geniş tutalım. I. Dünya Savaşını anlamadan konuyu anlayamazsınız. Bu savaşta taraf olan 4 büyük Avrupa İmparatorluğu’nun (İngiltere, Almanya, Rusya ve Osmanlı) pozisyonlarını ve hedeflerini, stratejilerini, taktiklerini anlamadan Ermeni tehcirini yerli yerine oturtamazsınız. 1. Dünya Savaşı’na daha sonra tüm dünyada 25 ülke katıldı. Toplam 8.5 milyon kişi öldü. 7 milyon kişi kayıp veya esir oldu. 21 milyon insan yaralandı veya sakat kaldı. 1908-1918 arasındaki fırtınalı 10 yılı kavramadan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl yıkıldığını ve Yeni Türkiye’nin 1920’lerde nasıl kurulduğunu bilmeden bugünü ve geleceği doğru anlayamazsınız. Çünkü bugün adeta 100 yıllık hesaplar yeniden gündemde. 100 yıllık rövanşlar alınmak isteniyor. 100 yıllık defterler açılıp tekrar masaya konuyor. 100 yıl öncesini bilmezseniz, bugün önünüze konan faturayı anlamazsınız. Birileri “100 yıl geciktin, hadi öde çık!” der. Evi boşaltmak zorunda kalırsınız! Ev dediğim şu üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları. Yani bugünkü milli sınırları içindeki Türkiye. 4 kıtaya yayılmış koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan kala kala elimizde kalan son vatan toprağı olan Türkiye’nin ve onun yaşam alanı Anadolu’nun kıymetini bilmezseniz, onu da elinizden alırlar. Tıpkı 1912’deki Balkan göçmenleri gibi yüzlerce yıl yaşadığınız topraklardan atılır, vatansız kalırsınız! Bugünün gençleri bunları öğrenmeli.

Dindar olacaklarsa, Müslüman olacaklarsa, önce Avrupa’da 100 yıl önce Türk ve Müslümanların başına gelenleri bilmeliler. Onları ‘dindar nesil’ olarak yetiştirmek isteyenler , önce kendi tarihlerini doğru dürüst öğretmeliler. Günümüz siyasetçileri de tarih sınavında. Bir çift söz de onlara…. Önce 100 yıl önce Yeni Türkiye’nin o yıkıntılar içinde nasıl kurulduğunu bileceksiniz, ondan sonra bugün Yeni Türkiye çığlıkları atacaksınız. Bilmeden çığlık atanların çığlığı, ilerde acı çığlıklara dönüşebilir. Tıpkı 100 yıl önceki gibi… Çünkü günümüzdeki hesapları doğru okumak için önce tarih bilmek gerekiyor. Sonra bilgiyle, akılla, serinkanlılıkla geçmişle hesaplaşmak gerekiyor.

Bunu yapmadan 2015 ile hesaplaşamaz ve 2023’lere gidemezsiniz. Demek ki tarih bugün artık dün değildir. Tarih geleceğimizdir! Tarih yarınımızdır! Öyleyse yarınımızı, geleceğimizi kurtarmak için tarihi iyi bileceğiz. Şimdi dönelim tekrar 100 yıl öncesine. Bu yazının ana tezi şudur: 1915 Ermeni tehcirinin ana nedeni 1912 Balkanlar’daki Türk soykırımıdır. Şimdi bu ana tezin gerekçelerini 3 maddede özetleyelim: 1- 1912’de Balkan savaşı sürecinde Rumeli ve Balkanlar’da yaşanan Türk soykırımı İT’nin Osmanlı toprakları içindeki farklı din, milliyet ve kimliklerden tüm farklı unsurların hürriyet ve meşrutiyet rejiminde işbirliği yapmasına dayanan “İttihad-ı anasır” (Unsurların birliği) politikasına son verdi.

Yeni-Osmanlı düşleri sona erdi. Unsurların ayrışması ve elde kalan son vatan parçası olan Anadolu’nun farklı din ve milliyetlerden (Rumlar ve Ermeniler) temizlenmesi politikasını gündeme getirdi. Ermeni tehciri (Zorunlu göç) askeri nedenlerin de eklenmesiyle 1912’den çıkan dersler sonucu gündeme geldi. ‘Mübadele’ fikri ve uygulaması da 1912 ile birlikte ortaya çıktı. 2- Ermeni tehciri İT yönetimine, 1913’ten itibaren Balkan Savaşı yenilgisinden dersler çıkaran Alman subayları tarafından önerildi. Anadolu’nun farklı din ve milliyetlerden temizlenmesini 1913’te ilk gündeme getiren Osmanlı’nın baş askeri danışmanı ünlü Alman General Goltz Paşa’dır. Daha sonra fiilen Osmanlı Ordusu Genelkurmay Başkanı pozisyonunu üstlenen General Bronsart von Schellendorf’tur. 3- 27 Mayıs1915’te Enver Paşa tarafından alınan Ermeni tehciri ‘askeri kararı’nın ana nedeni 1915 ocak ayındaki Sarıkamış yenilgisi ve Doğu’da 80 bin Osmanlı askerinin kaybı sonucu, Rus ordusunun Ermeni çeteleri desteğinde Van, Bitlis ve Muş’u ele geçirmesidir. Şubat 1915’te daha Rus ordusu gelmeden Van’da Ermeni çetelerin 10 bin kişi ile başlattığı isyan ve bundan sonra bölgede Türk ve Müslümanlara yaptıkları zulüm sonucu bölgeden kaçışlar başlamıştır. Bu gelişme İT yönetiminde yeniden bir Rumeli-Balkan faciasının yaşanacağı korkusunu doğurmuştur. Aynı trajedinin bu kez Doğu Anadolu’da yaşanacağı korkusu Ermeni tehcirini hızlandırmıştır.

Şimdi bu konuları biraz daha açalım: Yıl 1912. Hürriyet’in ilanından 4 yıl sonra, Abdülhamit’i devirip iktidarı büyük ölçüde ele alan İttihat Terakki yoğun tepkiler ve ordu içindeki karşı hareketler sonucu hükümeti bırakır, muhalefete çekilir. Osmanlı’daki bu siyasi kargaşayı değerlendiren Balkan ülkeleri (Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan) aralarında ittifak yaparak Osmanlı’ya saldırırlar. Ordu’daki kargaşa, terhis kaosu ve siyasi çekişmeler (Subaylar arasında İttihatçı-İtilafçı kavgası) sonucu Osmanlı ordusu büyük bir yenilgiye uğrar. Selanik gibi büyük bir kent tek kurşun atmadan teslim edilir. İşte Rumeli ve Balkanlar’daki büyük kıyım ve büyük göç bu süreçte yaşanır. Savaş sırasında tam 1.5 milyon Türk ve Müslüman Balkanlar’da 500 yıldır yaşadıkları topraklarını, vatanlarını, yerlerini, yurtlarını, evlerini, barklarını, mallarını mülklerini terk etmek zorunda kalırlar. Çok vahşet yaşanır. Çok acı çekilir. Türkler ve Müslümanlar camilere doldurulup yakılır, bombalanır. Kadınların kızların ırzlarına geçilir ve öldürülür. Hamile kadınların karnını yarıp öldürmek günlük oyun haline gelir. Bu vahşeti o dönem orada olan bazı Batılı gazeteci ve gözlemciler dehşetle anlatır. Bu gazetecilerden birisi de daha sonra Rusya’da liderliğe yükselecek olan ünlü Troçki’dir. Bu savaşta Avrupa’nın belki de yüzyıllardır görmediği bir ölçüde ‘sivil vahşet’ yaşanır. 600 bin Türk ve Müslüman katledilir. 900 bin insan göç yollarına düşüp canını kurtarır.

Balkan savaşı yenilgisi ve Balkan muhacirleri Osmanlı toplumunda travmatik ölçüde derin acılar bırakır. Dönemin önde gelen edebiyatçıları bu konuda çok çarpıcı eserler kaleme alırlar. (Merak edenler Mehmet Akif’in bu konuda yazdıklarını, Ömer Seyfettin öykülerini ve Refik Halid’in ‘Gurbet Hikayeleri’ni -Gözyaşı öyküsü- okuyabilir) Bu göçmenlerin büyük kısmı Anadolu’ya nakledilir. Orada yerleştirilmeye çalışılır. Günümüzde pek çok kişinin aile köklerinde bir Rumeli-Balkan göçmeni hikayesi vardır. İT düşüncesinde büyük kırılma: Yeni Osmanlı düşüne son! 1912 yılında İttihat Terakki (İT) iktidarda değildir. Ancak 1908 Temmuz ayından beri ülkedeki en güçlü siyasi aktör konumundadır. İT’nin 1908 Hürriyet’in ilanını gerçekleştirirken ve daha sonra 1909 yılının 31 Mart’ı sonrası Osmanlı İmparatorluğu içindeki farklı milliyet ve dinlerden tüm unsurlara karşı izlediği temel politika “İttihad-ı Anasır” politikasıdır. Bu sözcük “Unsurların birliği” anlamına gelir.

Bunun anlamı o sırada özellikle Makedonya’da çatışan Bulgar, Sırp, Rum, Ermeni, Arnavut, Ulah, Yahudi gibi tüm farklı milliyetlerden unsurlar arasında “Meşrutiyet ve Anayasa” temelinde bireysel ve etnik hakların sağlanmasıdır. Amaç herkesin ortak ve eşit hukuk sistemi ile milliyet ve din temelindeki çatışmaların önlenmesidir. İT bu ‘Yeni Osmanlı’ düzeni için bu büyük uzlaşma ve anlaşmanın sihirli formülünü “Kanun-u Esasi”de, yani Anayasa’da görmektedir. Anayasa’da bireysel ve kurumsal özgürlükler sağlanınca tüm milli ve dini çatışmalar sona erecektir. Yeni Osmanlılar ve Yeni Osmanlılık Tanzimat’tan beri (1839) gelen bir yenileşme ve reform arzusudur. Osmanlı’nın batı hukuk normlarını benimseyerek yıkılmaktan kurtulacağı inancıdır. Değişim ve yenilenme arzusudur. İnancıdır. İT büyük ölçüde Tanzimat’ta başlayan ve Jöntürkler aracılığı ile 1900’lü yıllara taşınan bu ‘Yeni Osmanlı’ ülküsünü sürdürmüştür. Bu yüzden farklı din ve milliyetlere büyük bir anlayış ve hoşgörü ile bakılmıştır. İT başlangıçta Ermeni, hatta Bulgar örgütlerle padişahı devirmek ve Hürriyet, Anayasa getirmek için beraber çalışmış, işbirliği yapmıştır. Bu nedenle gerek 1908’de top atışlarıyla Hürriyet ilan edildiği zaman Selanik’te, tüm Makedonya’da ve daha sonra 1909’da İstanbul’da gazete sayfaları ve belleklerde kalan temel bir fotoğraf vardır. Bu fotoğraflarda, papaz, haham ve imamlar hep birlikte “Hürriyet ve Meşrutiyet” sloganları altında yürürken görülürler. Bu tablo İT’nin “İttihad-ı Anasır” (Unsurların Birliği) politikasının savunucusu İT’nin özlediği ve desteklediği tablodur. Tüm farklı milliyet ve dinlerden unsurlar Yeni Osmanlı’nın Hürriyet, Meşrutiyet ve Medeniyet yolunda hep birlikte elele yürüyeceklerdir. Bu hayal gerçek hayatta böyle olmaz. Osmanlı İmparatorluğu içindeki Bulgarlar, Sırplar, Rumlar ve Ermeniler 1908 Hürriyet’in ilanı ile beraber milliyetçi ve ayrılıkçı faaliyetlerine daha da hız verirler.Kilise liderlik yapar. 1912’de Osmanlı’daki siyasi kaosu da fırsat bilen (İT yönetimi terk etmiştir) Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan aralarında ittifak yaparak Osmanlı ordusuna saldırırlar.

Saldırı sadece askeri çatışma düzeyinde kalmaz. Rumeli, Makedonya ve Balkanlar’daki tüm Türk ve Müslümanlar kıyıma uğrar. Öldürülür, ezilir ve kovulur. Avrupa kıtasında son 100 yıldır yaşanmamış büyük bir katliam ve kitlesel göç yaşanır. Türkler, Müslümanlar ve kısaca Osmanlı Rumeli ve Balkanlar’dan kovulur.

Türklerin bütün mal varlığı,zenginliğine el konur.Göz dikilen bu zenginliktir. Balkanlar’da 1912’de yaşanan bu Türk soykırımı İT’nin “İttihad-ı Anasır” (Unsurların Birliği) politikasına ağır bir darbe indirir. Türkçülük akımı 1912 sonrası başlar İttihat Terakki içinde Türkçülük akımı ve Türk milliyetçiliği esas olarak 1912’de bu büyük Balkan faciasından sonra başlar. Yıllarca Türkçülüğün ana merkezi olarak bilinen “Türk Ocakları”nın kurulma tarihi 1912’dir. Yani Balkan Savaşı’nın yarattığı travmatik etki ve buna karşı milli tepki sonucu ortaya çıkmıştır.

Zaten Osmanlı’da en son ortaya çıkan milliyetçi akım Türk milliyetçiliğidir. Bulgar, Sırp, Rum-Yunan ve Ermeni milliyetçiliği çok daha önce ortaya çıkmış ve Osmanlı’ya karşı Batılı ülkelerin büyük desteğini görmüştür. Türkler mecbur kalmıştır. İlk Yunan krallığı Osmanlı’ya karşı savaşan İngiltere-Fransa-Rusya desteğiyle 1821’de kuruldu. Sırbistan ve Bulgaristan bağımsızlığını 1878’de Berlin anlaşması ile kazandı. Dolayısıyla milliyetçilik Rumeli’de Bulgar, Sırp ve Yunanlılar (Rumlar) arasında çok güçlüydü.

İT’nin öncüleri ise başlangıçta milliyetçilik davası gütmüyorlardı. Biraz hayali ve biraz romantik bir “Hürriyetçilik” ideali peşindeydiler. İT’nin ilk ortaya çkışında milliyetçi unsurlar çok zayıf ve şekilsizdi. Ama dediğimiz gibi 1912’de Türk ve Müslümanların Rumeli ve Balkanlar’dan kovulması, bir anlamda Rumeli’de Türklere karşı tam bir “etnik temizlik” yapılması İT yönetiminde hem şok etkisi yarattı, hem de farklı düşüncelere yönelmelerine yol açtı. Milliyetçilik 1912’den çıkarılan mecburi sonuç olarak Türkler arasında yayılmaya başladı. 1912 Osmanlı toplumunda Türk ve Müslümanlar arasında o güne kadar yaygın bir duygu olmayan “yabancı düşmanlığı”nı da körükledi.

Yaşanan soykırım nedeniyle düşmanlık öncelikle Rumları ve Ermenileri hedef almaya başladı. Alman askeri misyonunun politikaya etkisi İT’nin farklı düşüncelere yönelmede Almanların da tayin edici bir rolü oldu. 1890’ların başından beri Osmanlı ordusunu düzeltmek için gelmiş Alman subayları ve askeri misyonu vardır.

O sırada Osmanlı ordusunu ıslah ve düzeltme misyonu ile gelmiş olan önemli bir subay vardı. Adı Colmar Freiherr von der Goltz. Osmanlı tarihinde kısaca Goltz Paşa olarak bilinir. Goltz Paşa 1883 ve 1895 yılları arasında Osmanlı askeri eğitimini supervizor olarak yönetti. O yıllar arasında Harbiye mezunlarının neredeyse tümü bu Goltz Paşa’nın yönetimi ve dersleri altında yetişmiştir. 1908’de Hürriyet’in ilanı ile yeniden İstanbul’a gelen Goltz Paşa 1911’de Mareşal rütbesini alarak Osmanlı ordusu kurmay başkanı yardımcısı oldu. Goltz Paşa 1908’de Hürriyet’in ilanına öncülük eden İT içindeki askerleri de “Devrimi Londra ve Paris’tekiler yapmadı. Anadolu kökenli bu subaylara herkes ‘Alman subayları’ diyor” sözleriyle övmüştür. Goltz Paşa 1. Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı’da görevde kaldı. Bu arada 1912 Balkan Savaşı’nda fiili görevler de aldı. 1914 ağustosunda Dünya Savaşı başlayınca Almanya’ya gitti, Belçika askeri valiliğine atandı. Ancak burada sivillere karşı baskı (Topluca çalışma kamplarına yollama gibi) yöntemlerini uygulamak istemeyerek yeniden kendi isteğiyle İstanbul’a geldi. 1914 Aralık ayında Goltz Paşa tekrar İstanbul’a döndü. Sultanın ve Harbiye Nazırı’nın (Enver Paşa) kişisel askeri danışmanı pozisyonunu üstlendi. Daha sonra savaşta Irak’taki 6. Ordu’nun Komutanı oldu. 19 Nisan 1916’da Bağdat’ta tifüs nedeniyle aşırı ateş sonucu öldü. Vasiyeti bir Türk ve Alman bayrağı ile Tarabya’daki Alman Konsolosluğu’na gömülmekti. Vasiyeti yerine getirildi. Halen Tarabya’da Alman konsolosluğu içindeki o nefis manzaralı tepede, dönemin Alman Büyükelçisi Wangenheim ile birlikte bu özel ve görkemli mezarlıkta yatmaktadır. İşte bu Goltz Paşa, Osmanlı’nın kendisinin de rol aldığı 1912 Balkan yenilgisinden hemen sonra enteresan fikirler geliştirmeye başladı.

Ne de olsa askerdi, ne de olsa Almandı ve ne de olsa strateji uzmanıydı. Almanya’nın askeri hedefi kısa süre sonra patlak verecek 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunu Kafkaslar’da Rusya’ya karşı ve Bağdat demiryolun güzergahında, Irak-Mısır cephesinde İngilizlere karşı kullanmaktı. İşte tüm bu nedenlerle Goltz Paşa 1913’te o sırada ünlü Babıali baskını ile yönetimi yeniden ele geçiren İT yönetimine şu tavsiyelerde bulundu: “Balkanlar’daki yenilgiyi unutun, Avrupa’yı bırakın, Anadolu’ya yoğunlaşın.

Orada Müslüman unsuru takviye edin, ilerde Balkanlar’daki gibi temizlik yaşamamak için Ruslarla aynı Ortodoks dinden olanları (Ermeniler ve Rumlar) gerekirse başka bölgelere kaydırın. (Deportation). İşte Osmanlı’da ilk “Deportation” fikri (Yani tehcir, yani kitlesel göç, yani bazı dini ve milli grupları zorla başka bölgelere göç ettirme politikası) böylece 1913’te Osmanlı’da Alman askeri heyetinin baş danışmanı Goltz Paşa tarafından resmi olarak gündeme getirildi. Goltz Paşa’nın bu tavsiyeleri, raporları ve yazıları son olarak ABD’de 2006 yılında Cornell Üniversitesi tarafından yayınlanan bir kitapta (Absolute Destuction-Yazarı: Isabel V. Hull) (1) ayrıntılı olarak ortaya konuyor. Diğer Alman subaylar da “Deportation” istedi Özellikle Rus Cephesi’nde Kafkasya ve Doğu Anadolu’da Osmanlı ordusunu arkadan vurma hazırlıkları içinde olan Ermeni unsurların temizlenmesi daha sonra başka Alman askerler ve kurmaylar tarafından da dile getirildi. Bu askerlerden bazıları şunlardır: General Bronsart von Schellendorf: 1. Dünya Savaşı’nda fiilen Osmanlı ordusunun Genelkurmay Başkanlığını üstlenen subay. Başta Enver Paşa’nın kurmay başkanı gibi görünse de Alman Genelkurmayı’nın İstanbul’daki 1 numaralı subayıdır. Sarıkamış harekatına Enver Paşa’yı zorlayan kişidir. Sarıkamış yenilgisi sonucu Doğu Anadolu’da ilerleyen Rus ordusuna karşı cephe gerisindeki Ermenilerin başka bölgeye yollanması isteyenler arasındadır. General Schellendorf’un 1915 Temmuz’unda Bağdat Hattında çalışan işçi taburlarındaki Ermenilerin ve Sivas ile Urfa’da geriye kalan Ermenilerin deportationu (tehcir-başka bölgeye yollama) için verdiği yazılı emri de vardır. Schellendorf daha sonra Ayvalık’taki Rumların ve Rum çetelerinin tehcirini de isteyecektir. Schellendorf’un Ermenilere karşı “Yahudilerden on kat beterler” şeklinde ırkçı görüşler taşıdığı da bilinmektedir. Dönemin İT yöneticilerinin hiçbirinde aldıkları kültür ve eğitim sonucu “ırkçı görüşler” yoktur.

Onların kararları tümüyle Osmanlı İmparatorluğu’nun elde kalan son parçalarını kurtarmak için alınmış kararlardır. Savaş sonrası Ermeni tehciri konusunda Osmanlı yönetimine tavsiyede bulunduklarını itiraf eden bir diğer subay da Otto von Feldmann’dır. Feldmann da o sırada İstanbul’da Alman Genelkurmay şubesini oluşturan 600 Alman subayı arasındaki sorumlu kişilerden birisidir. Doğu’da savaşan 3. Ordu kurmay başkanı Lt. Colonel Felix Guse, ve Commander Lt. von Humann gibi diğer bazı Alman subaylar da Ermenilerin bölgeden uzaklaştırılmasını hem önermişler hem savunmuşlardır.

Liman von Sanders ve Kress gibi bazı diğer Alman subaylarının, özellikle Doğu Anadolu dışındaki başka bölgelerdeki Ermeni tehcirine karşı çıktığı bilinir. İstanbul’daki Alman diplomatik misyonu (Başta Büyükelçi Wangenheim) Ermeni konusunu ya geçiştirmiş, ya da dini ve diplomatik nedenlerle sivillerin zarar görmemesi için cılız itirazlar yapmıştır. Alman Dışişleri ve diplomatik misyonu genel olarak Ermeni tehcirinin “askeri gerekçelerle” yapıldığını kabul etmiştir.

Nasıl etmesinler? Zaten tehciri öneren İstanbul’daki Alman askeri misyonudur. Mübadele fikri Aslında Anadolu’nun Türkler dışındaki diğer unsurlardan temizlenmesi ve diğer din ve milliyetlerden unsurların (özellikle Rumların) kendi memleketlerine gönderilmesi fikri de 1912’de Balkanlar’da Türk soykırımı nedeniyle ortaya çıkmış bir fikirdir. Madem ki Türkler Balkanlar’dan kovulmuş ve Anadolu dışında gidecek ve sığınacak başka vatanları kalmamıştır, o zaman Anadolu’yu da elden kaçırmamak için farklı milliyet, farklı dinden olanların da Anadolu’dan boşaltılıp kendi ülkelerine geri gönderilmeleri kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir.

Kavga yaşam alanı kavgasıdır. Kavga 1912’de Rumeli ve Balkanlar’da görüldüğü gibi ölüm-kalım kavgasıdır. İşte Anadolu’nun Rus ordusunun doğal müttefiki sayılan Ermeni çeteleri ve onları destekleyen Ermeni unsurlardan arındırılması da bu bakış açısı sonucu gündeme gelmiştir, 1912 sonrası başlayan göçe zorlamalar ve 1923 sonrasına kadar süren karşılıklı mübadele hareketleri bu anlayış çerçevesinde yapılmıştır. (Türkler Anadolu’ya-Rumlar Yunanistan’a!). Herkesin kendi ülkesinde yaşaması anlayışı ile Rumlar kendi ülkeleri sayılan Yunanistan’a, Türkler kendi ülkeleri olan Anadolu’ya gitmiştir. 1912 Balkanlar’da Türk soykırımı ve göçü , hem Ermeni hem de Rumların Anadolu’dan gönderilmesinin ana nedeni olmuştur. Sarıkamış faciasının Ermeni tehcirine etkisi İşte 1912’deki bu büyük vahşetin ve Balkanlar’da yaşanan bu büyük Türk soykırımının üzerinden daha iki sene geçmeden, 1914 Ağustosunda Osmanlı devleti, İttihat-Terakki yönetiminde Almanlar’ın müttefiki olarak 1. Dünya Savaşı’na girer. 1914 Aralık ve 1915 Ocak ayı başında ünlü Sarıkamış faciası yaşanır. Genelkurmay Başkanı ve Başkomutan konumundaki Enver Paşa, Alman Genelkurmayı’nın stratejik hesaplarla bastırması sonucu Kars-Sarıkamış üzerinden kışın en elverişsiz şartlarında Kafkasya’daki Rus Ordusu’na saldırır. Bu saldırıda bilindiği gibi ciddi bir savaş bile olmadan 80 bin Osmanlı askeri aşırı kış şartları ortamında, gıdasızlık, yetersiz giyim ve basiretsiz çılgın yönetim sonucu can verir. Koskoca 90 bin kişilik bir ordu boş yere karlara gömülür. Geriye bitkin ve perişan 12 bin asker kalır. İşte tam bu şartlarda İngiltere ve Fransız donanmaları Çanakkale önlerine gelir.

Çanakkale savaşları başlar. Doğu Anadolu’da oluşan bu boşluk sonucu Rus ordusu Anadolu’ya doğru ilerlemeye başlar. Van, Bitlis ve Muş’u ele geçirir. Rus Çarlığı 1914 Eylül ayından itibaren Kafkasya ve Anadolu’da Ermeni çetelerine silah ve para akıtmaktadır. Yüzlerce çete oluşmuştur. Bu çetelerin Rus ordusu ilerlerken, cephe gerisinden Osmanlı ordusunu arkadan vurması hedeflenmiştir. Bu politika sonucunu verir. 1915 Şubatında Sarıkamış faciasının hemen sonrası Van’da Ermeni çeteler ayaklanır ve kenti ele geçirir. Orada yaşayan Ermeniler de ayaklanma ve isyana katılır. Kısa süre sonra da Rus ordusu gelerek Van’ı ele geçirir. Bitlis ve Muş da aynı yöntemlerle Ermeni çeteleri-Rus ordusu tarafından ele geçirilir. Bu kentlere Ermeni valiler atanır. Türk ve Müslümanlar en ağır ve vahşi şartlarda yok edilir.Toplu mezarlar böyle oluşur. Bölgede imkan bulanlar Anadolu içlerine kaçar.

Bediüzzaman Ermeni ve Ruslarla savaşırken esir düştü Türkiye’de Nurculuğun efsane ismi Bediüzzaman Said-i Nursi (Kürdi) işte tam o tarihte, bu ortamda kendi talebelerinden oluşan bir grupla elde silah Bitlis’te Ermeni çetelere karşı savaşır. Rus kuşatmasını yanında kalan 4 kişi ile yarmaya çalışırken 1915 şubat ayında Ruslara esir düşer. Ermenilerin onu yok etme girişimlerini Rus subayları engeller. Bediüzzaman Rusya’da esir olarak kalır.

Bediüzzaman daha sonra 1917 Rus Devrimi kargaşasında kaçacak ve 1918’de tekrar İstanbul’a gelecektir. Rus ordusunun içinde çetelerden başka bir de Ermeni Tugayı vardır. Bu Ermeni Tugayı, girdiği her yerde tıpkı Rumeli’deki gibi Müslümanları camilere doldurup topluca öldürmeye başlar. Daha önce Balkanlar’da Batı’da yaşanan Türklere yönelik zulüm ve soykırım örnekleri bu kez Doğu Anadolu’da yaşanmaya başlar.

Rus ve Ermeniler önünden kaçan Türk ve Müslümanlar Anadolu’nun içlerine doğru göç etmeye zorlanırlar. Anadolu’nun içinde ise Ermeni toplulukları, Ermeni çetelerin öncülüğünde Rus ordusunu ve Ermeni Tugayı’nı ‘Kurtarıcı’ olarak beklemektedir. Anadolu’da Ermeniler Rusların potansiyel müttefiki haline gelmiştir. Ermeni nüfusunun neredeyse tüm Anadolu’da ama öncelikle Doğu Anadolu’da yüzlerce yıldır kalabalık koloniler halinde yaşaması nedeniyle Ermeni nüfusu, özellikle Alman Genelkurmayı’nın gözünde artık “Cephe gerisi düşman” olarak görülmeye başlar. Neden Alman Genelkurmayı diyoruz? Çünkü Sarıkamış’ta Ruslara karşı açılan cephe ve Irak(Bağdat) -Mısır hattında İngilizlere karşı açılmak istenen cephe, Alman Genelkurmayı’nın Osmanlı ordusunu düşman güçler üstüne sürmek istediği iki ana cephedir.

Osmanlı ordusunu Enver Paşa Ekim 1914’de imzaladığı bir anlaşma ile fiilen Alman Genelkurmayı’nın emrine vermiştir. Tüm savaşı Berlin’de Alman Genelkurmayı yönetmektedir. İstanbul Harbiye’de bu emirleri uygulayacak 800 kişilik bir Alman Genelkurmay karargahı vardır. Komuta tüm cephelerde fiilen bu Alman heyetindedir. Enver Alman karargahının emirlerinin uygulanmasını sağlamaktadır.

Eğer Anadolu kaybedilirse, Alman genelkurmayı için Osmanlı ordusunu, İngilizlere karşı Mısır üstüne (Kanal bölgesine) sürme imkanı kalmayacaktır. Çünkü eğer Ruslar, cephe gerisindeki Ermenilerin desteği ile Anadolu içlerine ilerlerse, Trabzon’dan Adana’ya çekilecek bir hat üzerinde tüm Anadolu kaybedilebilir. Böylece Osmanlı ordusu Sarıkamış yenilgisinin faturasını, Anadolu’nun Doğu yarısını da yitirmekle ödeyebilir. Zaten Çanakkale’ye çıkarma yapmış olan İngiliz-Fransız kuvvetleri, böylece 1. Dünya Savaşı’nda Almanların en güçlü müttefiki olarak görülen Osmanlı ordusunu çift taraftan kıskaca almış gibi görünür.

Alman Genelkurmayı tehcir önerir İşte bu ortamda 1915 şubat ve mart aylarında Ermenilerin Anadolu’dan “sürülmesi”, yani “tehciri” (zorunlu göçü) öncelikle Alman Genelkurmayı’nın bir önerisi olarak masaya gelir. İT yönetimi ve Enver Paşa ile Talat Paşa bu öneriye aynen katılacaklardır. Çünkü Anadolu elden gitmektedir! Ermeni tehciri kararı 27 Mayıs 1915’te Enver Paşa tarafından ‘askeri karar’ olarak alınır. Goltz Paşa kararı paraf eder. Uygulamayı ve zorunlu göç organizasyonunu ise o sırada Sadrazam olan Talat Paşa yapacaktır. Karar başlangıçta hemen Rus cephesi gerisindeki Ermenilerin “durum tehlike arzettiği zaman”, gerekirse oradan alınıp başka bölgelere gönderilmesini içermektedir.

Daha sonra “Ermeni tehciri” neredeyse Anadolu’daki tüm Ermenilere uygulanır. Bu konuda verilen sayılar tartışmalıdır. Ancak 1 milyon civarında Ermeni’nin yerlerini terk ettiği tahmin edilmektedir. Bunların 300 bin kadarı zaten o sırada Doğu Anadolu’ya gelen Rus Ordusu’na sığınmışlardır. Önemli bir bölümü Irak bölgesine sevkedilmiştir. Balkan soykırımının Doğu’da tekrarı korkusu Almanların bu stratejik talimatıyla birlikte İttihat Terakki yönetiminin Ermenileri sürme kararının çok önemli bir nedeni daha vardır. O da Balkan muhacirleri trajedisidir. Çoğu Rumeli ve Balkanlar’dan gelen İttihatçılar, 1912 Balkanlar’da Türk soykırımı ve göçünün yakın tanıklarıdır. Osmanlı onların gözleri önünde imparatorluğu 500 yıldır sahip oldukları Batı topraklarını kaybetmiştir. İTC’nin 1913 ocak ayında Edirne’yi kurtarma teması üzerinde yaptığı Babıali darbesi sonrası Enver Paşa öncülüğünde zar zor Edirne kurtarılmıştır. 1915’te Balkan muhacirlerinin büyük kısmı Anadolu’da hala yersiz yurtsuzdur. İttihat Terakki yönetimi, Doğu Anadolu’dan Rus ve Ermeni korkusu nedeniyle yeni göçler başlayınca Balkan faciasının bu kez Doğu Anadolu’da tekrarlanmasından korkmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı kanadı (Rumeli-Balkanlar) kaybedildikten sonra Doğu kanadının da (Samsun-Adana hattıyla beraber tüm Irak ve Hicaz-Yemen, Kanal bölgesi) tümüyle kaybedilmesi ihtimali gündeme gelmiştir. Bu olursa Osmanlı güçleri o sırada henüz Rumların yoğun olarak yaşadığı Batı Anadolu topraklarında sıkışıp kalacaktır. Daha doğru Osmanlı İmparatorluğu tümüyle haritadan silinme tehlikesiyle yüz yüzedir. Zaten Çanakkale’ye de ‘düşman’ çıkarma yapmıştır. İşte bu şartlar altında öncelikle Alman Genelkurmayı’nın önerisiyle, sonra da İttihat Terakki yönetiminin bu fikri desteklemesiyle Ermeni tehciri kararı alınır. Anadolu’daki Ermeni nüfusu zorla Irak bölgesine göç ettirilir.

Bir çok yerde hala yersiz yurtsuz olan “Balkan muhacirleri” Ermenilerden boşalan ev ve mahallelere yerleştirilir. Bu da 1912 ile 1915 arasındaki doğrudan bağlantıyı gösteren bir unsurdur. Tehcir sırasında yaklaşık 1 milyona yakın Ermeni nüfus yerinden edilir. Bunların 500-600 bini de göç yollarında can verir. Önemli bir kısmı da çeteler tarafından katledilir. Sonuç şöyle özetlenebilir: Balkanlardan Anadolu’ya atılan Türklerin, bu kez Anadolu’dan da atılmasını engellemek için Ermeniler Anadolu’dan atılmıştır. Alman-Osmanlı ittifakı savaşta Anadolu hattını korumak için cephe gerisinde Rus müttefiki olarak görülen Ermenileri bölgeden boşaltmıştır.

I. Dünya Savaşı büyük imparatorlukların tüm güçlerini ve imkanlarını son askerine son kurşununa kadar acımasızca ve ölümüne seferber ettiği bir savaştır. Oldukça ilkel ve vahşi koşullarda yapılmıştır. Ve bu savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu tümüyle yıkılmıştır. Mustafa Kemal ve bir avuç arkadaşının inancı ve vizyonu sayesinde bu yıkıntılar arasından Yeni Türkiye’nin kurulması 20. Yüzyılın en büyük mucizesidir.

Gün geçtikçe milli mücadelenin ve bugünkü Türkiye’nin ortaya çıkışının nasıl bir mucize olduğu daha iyi anlaşılıyor. Günümüzde 100 yıl sonra Ermeni soykırımı tartışmasının dünya çapında bu kadar alevlenmesi boşuna değildir. 100 yıl sonra haritalar tekrar çiziliyor 100 yıl sonra bugün Ortadoğu’da, Kafkaslar’da ve Anadolu’da büyük güçler yeniden işbaşında. Arap baharıyla Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Birileri ülkeleri bölen yeni siyasi haritalar çiziyor.

Suriye ve Irak’ın bölünme sürecinde Türkiye’den de büyük bir parça kopararak ‘Kürdistan’ kurma planları var. Bu planların hiçbiri saklı gizli değil. Açıkça yapılıyor. Ermenistan’ın Ağrı Dağı’nı da kapsayacak şekilde Anadolu’dan toprak koparma planları da saklı gizli değil. Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan geçen yıl bunu Ankara’nın gözünün içine baka baka açıkça söyledi. Ermeni soykırımı tartışmalarının arkasında açıkça “tazminat ve toprak talepleri” de var. Toprak deyince Türkiye’den nerelerin isteneceğini merak edenler tehcire uğrayan Ermenilerin yaşadığı yerlere bakabilir… Bütün bu anlattıklarımız hayal mi, komplo teorisi mi? Tarihi bilmezseniz ve 100 yıl sonra masaya konan faturaların 100 yıl önceki hesaplarını bilmezseniz, tüm bu anlatılanları hayal ürünü olarak kavrayabilirsiniz… 0 zaman 2015-2023 yıllarında karşınıza çıkacak olayların ve saldırıların ne olduğunu bile anlayamazsınız. 100 yıl öncesini bilmezseniz, yarınları yitirirsiniz!… Boşuna demiyoruz… Tarih artık yarındır!…Kerem Çalışkan

(1) Kitap-Absolute Destruction-Military Culture and Practices of War in Imperial Germany-Isabel V. Hull. Cornell University-2006. Bu kitap henüz Türkçeye çevrilmedi. Ancak Ermeni tehcirinin, Osmanlı yönetimindeki İttihat Terakki’ye o dönemin Alman subayları tarafından nasıl önerildiğini isim isim çeşitli anı ve mektuplarla belgeliyor. .

Etiketler : , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorum Yazınız

You must be logged in to post a comment.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank