Ah Drina…

1 Ah Drina … Tek kanatlı bir kelebek gibi boşlukta asılı duran sarı saçlı, kara bahtlı nazlı gelin. Üzerinden göçmen kuşlar geçmeyeli yirmi yıl olmuş. Saçlarına sevda değdirmemiş rüzgarlar. Yağmurlar katliam kalıntılarını taşımış sana.

1 Ah Drina … Tek kanatlı bir kelebek gibi boşlukta asılı duran sarı saçlı, kara bahtlı nazlı gelin. Üzerinden göçmen kuşlar geçmeyeli yirmi yıl olmuş. Saçlarına sevda değdirmemiş rüzgarlar. Yağmurlar katliam kalıntılarını taşımış sana.

Altın rengi saçlarınızda memleketimden esen rüzgarların kokusu vardı çocuklar. Ne de mutluydunuz adına ev dediğiniz barakanın yağmuru yavaşlatmaktan başka bir işe yaramayan çatısının altında.

Doktor odaya girer. İçerde üç tane ruh hastasını Sessizce otururken görür ve usulca yanlarına oturur. Birinci hastaya dönerek söyle bakalım üç kere üç kaç eder der?

Sıradanız hepimiz sırlarımız kadar. Sınırlarımız kadar basit, yaşantılarımız kadar anlamsızız her birimiz. Üst üste koyulan iki taştan üsteki olabilmek için verdiğimiz kavgayla taşlaştırdık yüreklerimizi.

Cümlelerimden hesap sormayın ne olur, eksiltilmiş harflerden sonra yetinmek zorunda bırakıldığım kelimeleri bir cümle yapabilmek adına verdiğim kavganın tarifi ne zor bilir misiniz?

Cumhuriyetimiz kurulduğundan beri bir şehirleşme ve sanayileşme sevdasıdır gidiyor. Köyler akın akın şehirlere göç ederken hayvancılık ve tarım aynı hızla kendini sanayi devriminin dayanılmaz hafifliğine teslim ediyor.

Bulanık bir gün. Ne gece nede gündüz gibi gökyüzü. Yağmur yağmak üzereyken güneş açıyor. Öğlen saatinde ay hala asılı gökyüzünde.

“Acıdan Adamlar… Acıyla olgunlaşmayı seçerken Günahına girdik masum tebessümlerin….

Çok semitist buldum filmi diyerek başlamak istiyorum yazıma. Çünkü oyuncu performansı olarak filmde en çok öne çıkan ve rolünün hakkını veren Erdal Beşikçioğlu (moşe).

Davası için insan öğüten kurumlar/ideolojiler/vakıflar/ dernekler vs…Savundukları değerleri putlaştırırken yaptıkları şeyin davalarına sımsıkı sarılmak olduğu söyleminin arkasına sığınarak feda ettikleri toplumsal değerleri ve harcadıkları insanları davası adına hiçe sayanlara ,asıl olanın insan olduğunu, her şeyin insan için olduğunu hatırlatma ihtiyacı hasıl oldu bende

Şarkılarımı söylerim, Savururum kelimelerimi mayınlı tarlalara… Suya değdi kanadım, Okyanuslar kurudu,

Bombalar patlıyordu şehrin her yerinde her an. Ölüm dağlardan geliyordu büyük hengâmelerle. Sekiz bin üç yüz yetmiş iki erkeğimiz BM’nin güvenli bölge ilan ettiği alanda öldürülmüş ve

15 yıl boyunca dinmeyen bir acının hikâyesini bilmem kaç kelime ile anlatmaya cüret edecek değilim. Yâda tecavüzleri, ailesinin tamamı gözünün önünde katledilen gözü yaşlı anneleri,

Sesin ve sessizliğin değişik aralıklarla ifade edildiği; sanatsal bir form olan müzik, Yunanca Mouse diye yazılıp, okunan ve peri anlamına gelen bir kelimeden “–ike veya –ika” takısıyla türetilmiştir.

Soğuk bir rüzgar esiyor, cümlelerimle satırbaşlarının arasından, zamana acı değiyor, acıya gözyaşı… Ürperiyor güldalı, ele batmayan dikene kan değiyor ve bir ironi başlıyor derinlerden.

1983’te Muhterem Nur ile hayatını birleştiren Gürses, ‘’ Bana şu anda hayranlarım BABA lakabını uygun görüyorlarsa bilinsin ki bu Muhterem hanımın sayesindedir.

Müziğin Türkiye’deki serüvenini tarihsel arka planıyla beraber değerlendirdiğimizde göreceğiz ki, toplumun ekonomik ve siyasi durumu en az nüfusun şehirli ve köylü olması kadar etkilidir.
2009 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi
Designed By Online Groups