yazarportal-com-bilgiagi-net-tasviriefkar-com

09 Haz

Canım Babam

“Baba” sözünün çağrışımı herkeste aynı mıdır bilemem ama bende dürüstlük, adalet, sevgi ve saygı demektir. Bu söz bende hep güven hissi uyandırır ve hiçbir zaman korkuyu çağrıştırmaz. “Baba” denilince içimi bir sıcaklık sarar. Ölümünden sonra ise bu hislerime bir yenisi eklendi: özlem… Yanı sıra ince bir sızı, için için kanama…

1472106_10151861554362998_1851613268_nO, daima doğruları konuşurdu, açık sözlüydü. Bazen karşısındakini şaşırtacak kadar gerçekçi, ne diyecekse düpedüz söyleyen, kimsenin önünde eğilmeyen, alnı açık, başı dik bir adamdı babam… Adamdı, adam gibi adam…

Çok sevdiğim ve çok beğendiğim şairlerden biridir Can Yücel… “Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim” diyor bir şiirinde. İşte ben de hayatta en çok babasını sevenlerdenim. Nasıl sevmem ki babamı? Atatürk, vatan, millet sevdalısı; merhametli; ilkeli; aydın bir kişiydi.  Sulu göz biri değildi ama milli maçları kazandığımızda bayrağımız göndere çekilirken hüngür hüngür ağlardı. İstiklâl Marşımız okunurken tüyleri diken diken olurdu. Vatan, millet, Atatürk sevgimi ondan aldım. Herkesin evlerinin duvarlarında aile fotoğrafları asılı olurdu, bizim duvarlarımızda ise çerçevelenmiş kocaman Atatürk fotoğrafları asılıydı. Atatürk 1933’ün Ocak ayında Adana’ya gelmiş. O zamanlar babam küçücük bir çocukmuş. Babaannem babamı alarak şimdiki Adana Kültür Merkezi’nin yanındaki Ulus Parkına gitmiş. Ulus Parkı’nda Atatürk’ün onu sevip başını okşadığını gururla anlatırdı.

Okumayı severdi. Ülke gündemini sıkı sıkıya takip ederdi. Günlük üç gazeteye ve üç dergiye aboneydi. Gazetelerden biri mutlaka Hürriyet idi. Diğerleri dönem dönem değişti. Çocukluğumda Akşam gazetesi girerdi eve. Sonra Milliyet, Sabah gazeteleri… Dergilerden bazıları haftalık, bazıları ise aylıktı. Hatırladıklarımdan biri Tarih, diğeri Hayat Mecmuası… O zamanlar Hayat Mecmuası’nın orta sayfasında çok güzel resimler, Atatürk fotoğrafları olurdu. Annem hemen o gün orta sayfadaki Atatürk resmini çerçeveletir, duvara asardı.

Bizler için de sinema, müzik, magazin dergileri alınırdı. Ses, Hey dergileri vardı o zamanlar… İçeriği dolu doluydu. Sanatçılarla yapılan röportajlar renkli fotoğraflarıyla yer alırdı bu dergilerde… Babam, bunları hiç okumazdı. Bizim okumamıza da karışmazdı. Hiç baskı kurmadı üzerimizde ama ona saygımız sonsuzdu. “İnsan sevdiğinden korkar, korktuğunu asla sevemez.”

Babamla yüzgöz olmadık hiç… Bazen yeni bir giysi alırdım, babama sorardım: “Nasıl baba, beğendin mi?” diye. O, göz ucuyla bakardı ve her seferinde şu soruyu sorardı: “Sen beğendin mi?”  Ben de: “Evet, çok beğenerek aldım.” Derdim. “O halde dünya beğenmese aldırmamalısın.” Derdi. O zamanlar sanki babam benimle, giysilerimle ilgilenmiyormuş gibi gelirdi bana ama zaman geçtikçe onun bana vermek istediği mesajı kavradım. Bana fikrimin önemli olduğunu, başkalarının fikirleriyle hareket etmemem gerektiğini öğretmiş oldu. Tevfik Fikret’in  “Hak bellediğin yola yalnız gideceksin.” Sözü rehberim oldu. Sürü psikolojisinden uzaklaşmayı böylece öğrendim.

Annem çok güzel dikiş dikerdi. Bizlere giysiler dikmek en büyük merakıydı. Annem için de “Burda” Mecmuası alınırdı. İçinde çok güzel giysi modelleri ve paftalar vardı. Onları uygulayarak bizlere diktiği giysilere herkes hayran olurdu. Genç kızlığa ilk adım attığımız sıralarda mini etek çıkmıştı. Daha doğrusu biz çocuktuk, zaten kısa elbiseler giyiyorduk. Çocukluktan çıkarken de kısa giymeye devam ettik. Babam, anneme “Elbise dikersen eteklerini çok kısa yapma.” Demiş. Bu sözü asla yüzümüze söylemedi. Ablamla ben anneme yeni diktiği eteklerimizin boylarını biraz daha kısaltmasını rica etmiştik. “Olmaz, babanız çok kısa olmamasını söyledi.” Diyince ikimiz de sesimizi çıkarmamıştık.

Babalar Günü’nde hediye istemezdi. Annemin baskısıyla kabul ederdi hediyeleri… Oysa Anneler Günü geldiğinde annemize hediye alacağımızı ama biriktirdiklerimizin yetmediğini söylediğimizde seve seve paramızın üstünü tamamlardı. Hayatı boyunca Anneler Gününü çok önemsedi ama Babalar Günü’ne çok sıcak bakmadı. Belki de dar bütçelerimizle kendimizi zorlamamamızı istiyordu. Ben genellikle terlik alırdım. Her yaz rahatça giyeceği Ceyo Marka terliklerden… Rengi de kirli beyaz olurdu çoğunlukla…

Sigara içmek onun en kötü alışkanlığıydı. Çocuk yaşlarda başladığı ve günde üç paket içtiği sigarayı ölümünden birkaç yıl önce güçlükle bırakmıştı. Doktor, akciğer kanseri olduğunu

söylediğinde annemin ve bizlerin ısrarıyla mecbur kalmıştı. Oysa doktorlar “Sigarayı bırakmalısın.” Dediklerinde hiç de aldırmamıştı, aynı hızla içmeye devam etmişti. Doktora dedim ki: “Bak doktor, öleceğimi bilsem bırakmam bunu…” diye anlatıyordu. Zaten hastalık ilerledikçe sigaradan bir nefes çekecek gücü bile kalmadı ki… 31 Aralık’ta hastalığı iyice ağırlaşmıştı. Annem hepimizi baba evimize çağırdı. Akşama doğru: “Siz gidin evlerinize, yeni yılı çocuklarınızla kutlayın.” Diyerek evimize yolladı. Bizler diken üstündeydik. Her an kara bir haber gelebilir endişesiyle rahat uyuyamıyorduk. Ancak elimizden gelen bir şey de yoktu. Sadece dua ediyorduk.

Bu arada hepimiz çalışan insanlardık. Çocuklarım küçüklerdi, bakıcı sorunu yaşıyordum. Lisede edebiyat öğretmeniydim, öğlenciydim. O hafta yazılı haftamdı. Cuma gününden pazartesi yapacağım sınavlar için yazılı sorularımı hazırlamıştım ve fotokopilerini çektirmiştim. Son derse mi giriyorduk yoksa son dersten mi çıkmıştık hatırlamıyorum. O sırada erkek kardeşim okula geldi ve babamı hastaneye kaldıracağımızı söyledi. Elimde yazılı sorularımın fotokopileriyle öylece kalakaldım. “Öldü mü? Öldü mü?” dedim. “Hayır; ama durumu kötü!” cevabını alınca içime birazcık su serpildi.

Eve gittiğimde babam divanda oturuyordu. Bana son öğütlerini verdi ve o öğütlerinin doğruluğunu da yıllar geçtikçe daha fazla idrak ettim. Ambulans geldi. Hastaneye kaldırdık. Film çekildi. Ciğer filmini yarım saat sonra almaya gittiğimde film bozuk çıkmış sandım. Doktor, bozuk olmadığını söyledi. “Hiç ciğer yok ki burası bembeyaz!” dedim. Doktor “Öyle ama film bozuk değil…” dedi. Yanındaki bayan doktorla göz göze geldiler. Biz anlayıp feryat figan etmeyelim diye Türkçe konuşmadılar. İngilizce olarak durumunun kötü olduğunu, son anlarını yaşadığını söylediler kendi aralarında... Babamın İngilizcesi oldukça iyidir ama tepki vermedi. Duymadı mı yoksa metanetini mi korudu bugün bile bilemiyorum.

Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi’nde Acil Servis’e yatırdılar babacığımı... Başının altına birkaç yastık koydular. Annem, babamın bayram için diktirdiği ancak bir gün bile giyemediği takım elbisesinin ceketini özellikle o gün giydirmişti babama… 6 Ocak 1989 akşamıydı. Annem, evime gitmemi ve gece babamın yanında kendisinin kalacağını söyledi. Ben ayrılmak istemiyordum, belki de son görüşüm olacak diye tedirgindim. Çocuklarım çok küçüklerdi, henüz anaokuluna bile gitmiyorlardı. Evimizde iki kızım ve bakıcıları benim okuldan dönüşümü dört gözle bekliyordu. Onları düşünmeseydim o gece hiçbir kuvvet beni oradan ayıramazdı. Aklım orada kaldı, “Yarın gelirim baba!” diye fısıldadım. Elini ve yanaklarını öptüm. Sanki bir ayağım gidiyor diğer ayağım gitmiyordu. Ayrılma değildi bu, kopmaydı adeta…

O gece saat 00.30 sıralarında vefat etmiş. Annem, hiçbirimizi aramadı. Sabahleyin erkek kardeşim kapıma kadar gelerek acı haberi iletti.  7 Ocak gününün ilk saatlerinde hayata gözlerini yuman babama verdiğim sözü tuttum. Ertesi gün geldim ama hastanede değil, mezarlıkta buluştuk. Soğuk elini son kez öptüm.

Babamı anlatmak ne kadar zormuş. Binlerce anı varken sadece yokluğunun acısı yer etmiş içimde… Zaman geçtikçe yokluğu çoğalan bir adamdır benim babam… Adam gibi adam… Işıklar içinde uyu canım babam! Kızın, hayatta en çok babasını seviyor yine…

Harika Ufuk

Adana

17 Haziran 2012

BABALAR GÜNÜ

Biliyorum,

Sevmezdin böyle günleri,

Sevgiyi sınırlamak,

Günlere sığdırmaya çalışmak

Tuhaf gelirdi sana…

Her gün babalar günüdür,

Bir güne babalar günü,

Bir güne anneler günü denmesini yadırgardın.

Ömrünce sevilir insanlar,

Hatta belki ondan sonra da…

Haziranın üçüncü pazarı,

Daha da bunaltıyor beni,

Yokluğun çok acı inan!

Yaşasaydın, senden öğreneceğim çok şey vardı,

Hayatta en çok babasını sevenlerdenim,

Annem de bilirdi bunu;

“O, babasının kızı!” derdi.

Çocuklar aralarında konuşurlar,

“Sen en çok anneni mi yoksa babanı mı seversin?”

On çocuktan dokuzu

Annesini seviyorsa

Ben “Babamı daha çok seviyorum.” Derdim,

Babasını seven çocuklar içinde birinci olurdum,

Yarışma yapılsaydı!

Misafirler tuhaf karşılarlardı,

Annem çoktan kabullenmişti durumu,

“Her çocuk annesini daha çok sever.”

Tarih olmuştu.

Dört kardeştik, üçü annesine biri yani ben

Babasına düşkün olan…

Farklı davranmadı hiç,

“Hangimizi daha çok seviyorsun?”

Sorusunun cevabını söylemedi ömrünce…

Ne zaman sorsak elini gösterirdi.

Sen de uzat ellerini

Hangi parmağından vazgeçersin

Söyle hangisi kesilse acımaz canın?

Susardım ama isterdim ki

“En çok seni seviyorum.” desin bana…

Çok uğraştım, olmadı.

Sözleriyle değil ama gözleriyle söyledi.

Adaleti sen öğrettin,

Her koşulda dürüst olmayı,

Sen hiç yalan söylemedin,

Ne beyaz, ne pembe yalan…

Kavak ağacı gibi

Dümdüz yaşadın,

Açık sözlüydün,

Soran alırdı cevabını

Beklemediği sözleri duyabilirdi senden,

Övülmeyi bekleyen

Hak etmiyorsa uzak durmalıydı senden…

Hırsların olmadı,

Ezmedin kimseyi

Kendini de ezdirmedin.

Seni küçümsemeye kalkana da

Tek sözünle hak ettiği dersi verdin.

Beklentilerin fazla değildi,

Sık sık hayal kırıklığı yaşamazdın bu yüzden.

Doğruların vardı,

Hiç sapmadın doğru bildiğin yoldan,

“Ben buyum!” dedin,

İster böyle kabul edin beni,

İsterseniz değiştirmeye kalkmadan

Uzaklaşın benden…

Kimseye yaltaklıkla şirin görünemem.

Zekiydin, adını koyan nasıl da bilmiş,

Ömrüm boyunca gördüğüm en zeki adamdın,

O kadar inceydi ki esprilerin

Karşındaki kavrayamazdı hemencecik.

Bana bakar, gülümserdin,

Gözlerimizle konuşurduk.

Annemi kızdırmakta

İşbirlikçindim.

Gözüme baktığın an

İşlemeye başlardı plan…

En son kahkahalarla biterdi tatlı oyunumuz.

Önce sen terk ettin beni

Zemheri gibiydi 7 Ocak,

Yedi yıl sonra

12 Temmuz sıcağında annem…

Sen olsan çoğalırdım,

Eksildim,

Üstelik eksilmekteyim günbegün…

“Hayat, iki karanlık arasındaki bir kibrit şulesidir.”

Sözünü ilk senden duydum,

Bir de dalgalı bir deniz gibi bir şey söylerdin

Hayat için…

Unutmuşum.

Baş başa bir fotoğrafımız bile yok!

Sandım ki hep birlikte yaşayacağız.

Öğrendim hayatı,

Keşke sensiz öğrenmeseymişim,

Yeniden yaşasaydım senli günlerimi

Sana daha çok zaman ayırırdım belki,

Belki de seni daha da çok severdim babam,

Sendin hayatta tanıdığım ilk adam gibi adam!

HARİKA UFUK

ADANA

17 HAZİRAN 2012

Etiketler : , , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorum Yazınız

You must be logged in to post a comment.


Toplam 1 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.1


2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank