content

07 Oca

Tohum, Yalanlar ve Gerçekler (I)

Türkiye basınının son günlerdeki tohum sevgisi göz yaşartıcı boyutlara ulaştı. Bazı resmi verileri beklediğim için önümüzdeki günlerde kaleme almayı planladığım bu yazı serisini, Milli Gazete’nin dün yayınladığı “Çiftçinin sesi: Bereket” adlı sözde ekini görünce, sıcağı sıcağına kalem almak gerekti.

İşe sondan başlamakta yarar var. Öncelikle bu ekin, Milli Gazete tarafından hazırlanmadığı çok açık. Bir yanda ekte söylenmek istenenler, diğer yanda ise gazetenin aynı günkü ekteki mesajları tekzip eden dünyayı öncelemek hastalıktır!’ manşeti…

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın öğretim yılı başında, Nevşehir ve Ankara’da ardı ardına tohumlara yönelik yaptığı isabetli ve takdire şayan uyarılar, bazı çevreleri çok rahatsız etti.

YÖK Başkanı açıklamasında; “Sonun ne olacağı belli değil. Bu domates tohumunu alıyorsunuz, bu tohumun içine genetik bir mekanizma yerleştirebilirler. Biz bunu hiç bilmeden yeriz ve hiç bilmedik hastalıklara yakalanabiliriz. Böyle şekilde bir milleti toptan yok edebilirsiniz. Öyle şeyler yerleştirirler ki; bir ulusu 20 yılda yok edebilirler” demişti.

Tarım Bakanı Mehdi Eker ise her zaman ki vurdumduymaz edasıyla, YÖK Başkanı’nın uyarılarını “şehir efsanesi” olarak nitelemişti.

Ardından NTV’nin sonsuz teşekkürü hak eden, ünlü Gıda A.Ş. belgeselini defaatle yayınlaması ciddi bir tesir meydana getirdi

Bu süreçte tohum firmaları atağa geçerek; hem YÖK Başkanı’nı hedef almış, hem de benim bazı yazılarımda dile getirdiğim “gerçek ve doğru” noktaların ‘doğru’ olmadığını beyan etmişlerdi. Hatta isim vererek, Yaşar Nuri Öztürk’ün bile bu konuda yaptığı konuşmalardan duydukları rahatsızlığı dile getirmişlerdi.

Okan Bayülgen, geçtiğimiz haftaya kadar Kanal D’de programında üç/dört hafta süreyle tohum, GDO ve gıda güvenliği sorununu gündeme getirdi. İlk programdan sonra, daha tedirgin konuşan ve tedirginliği kısmen cümlelerine yansıyan Okan Bayülgen, fincancı katırlarını ürkütmüş olmalı ki; program, Kanal D’nin yayın akışından birden çıkarıldı. Programın akıbetini sormak üzere Okan Bayülgen’e gönderdiğim e-posta ise geri döndü.

Son günlerde Tohumcular Birliği, Tarım Bakanlığı’nın da desteği ile PR çalışması denilen “halkla ilişkiler” atağına geçti. Yani ‘tohum endüstrisi’, ‘halkla ilişkiler endüstrisi’ni devreye soktu.

Ardından, Hürriyet Gazetesi’nde ilk olarak şu haber yer aldı: “Tohum Sanayici ve Üreticileri Alt Birliği (TSÜAB), genetiği değiştirilmiş organizmalar (GDO) ve tohumluk konusunda bilimsel(!) verilere aykırı konuşan ve sektöre zarar verenlere yönelik hukuki mücadele başlatıyor. Birlik, ilk olarak, genetiği değiştirilmiş tohumla ilgili sözleri nedeniyle Okan Bayülgen hakkında dava açmak için çalışma başlattı. TSÜAB Başkanı İhami Ö. Aygun, “Türk tohumculuk sanayi, övünülecek bir noktaya geldi, kimsenin yıpratmasına izin vermeyiz. Bizi mafya, silah tüccarı yerine koydular. Yeter artık, masaya yumruğumuzu daha sert vuracağız” dedi. (Oysa bu, öfkeyle hareket edip, kaybedecekleri savaşın fitilini ateşlemekten başka bir macera değil.)

Ardından, geçtiğimiz hafta Sabah, dün ise Milli Gazete’de tohum eki yer aldı. Ayrıca başta Zaman Gazetesi olmak üzere birçok gazetede, tohumcuları övücü haberler art arda gelmeye başladı.

Konunun çok boyutu var. Bu nedenle birkaç yazı kaleme almak gerecek. Milli Gazete’deki eki incelediğimiz zaman, bu içeriği Milli Gazete’nin hazırlamadığını anlamak zor değil. Tıpkı Sabah’ın ekinde olduğu gibi…

Ekin kapağında, yemyeşil bir mera ve memeleri patlamak üzere olan iki inek resmi... Sinsi PR tamda kapakta başlıyor. Sanki hayvanlar meralarda otluyormuş da, haberimiz yokmuş gibi…

Yine kapakta bir tohumcunun mesajı ile Mehdi Eker’in ithalat açıklaması yer alıyor. Devamında ise; et, süt, tohum ve gübre üretici/satıcı birliklerinin reklâm ve yazıları yer alıyor Tek satırlık muhalif bir kelime yok. Oysa iyi niyetli bir gazetecilik, farklı görüşleri birlikte aktarmayı gerektirirdi.

Zaten ‘sipariş’ eke giriş yazısı yazan editör, amaçlarını; “Bu sayımız, Türkiye’nin tohumculuk gerçeği… İsrail ve AB ülkelerine bağımlılık yaptığı söylentilerinden tutunda, GDO’lu, hibrit  tohum iddialarına kadar kafalardaki soru işaretlerinin cevabını, sektörün sahiplerine sorduk” diye izah ediyor. Tek taraflı yayın olmasının yanı sıra; GDO ve tohumla ilgili gerçekler, “söylenti” kelimesiyle güya sözüm ona küçümseniyor…

Ekin içindeki İsrail tohumları olarak bilinen GDO ve kısır hibritleri aklamaya yönelik yazıları görünce, birkaç gün önce Erbakan Hoca’nın Habertürk’teki Siyonist emelleri anlatan mülakatında söyledikleri ve ertesi gün ‘Gizli Dünya Devleti’ kitabıyla çıkan röportajı aklıma geldi ve acıklı bir düşünceye daldım.

Acaba hoca bu eki görmüş müdür? Yoksa hocanın rahatsızlığı vesile bilinip (bu vesileyle kendisine geçmiş olsun dileklerimi iletmek isterim) okumayacağı düşüncesiyle mi, bu ek servis edilmiştir? Elbette bu yanlış, Milli Gazete’yi bağlar ve Allah indinde hesabını da kendileri verir. Onlar böyle yaptı diye gerçekler örtbas edilemez. Fakat samimiyet sınavından geçersiz not aldıkları ortada…

Milli Gazete’deki dostlar, bu ifadelerimizi sert bulabilirler. Ama adalet; Rocekfeller'in 1940'larda başlattığı “Yeşil Devrim” belâsı hakkında ne serlikte kalem oynatıyorsak, Milli Gazete’ye onun en az iki katını söylemek, bir iman ve vicdan borcumuz…

Hibrit tohumların genlerinin oynanmadığını iddia etmek ne kadar gerçek ise; Milli Gazete, Sabah, Zaman gibi gazetelerin yazdıkları da o kadar gerçek…

Türkiye’nin tohumlarının yerli olduğunu söylemek ne kadar mümkün ise; bu ekler ve haberlerde o kadar samimi…

Tesadüfe bakınız ki; Zaman ve Milli Gazete gibi aralarında dev bir frekans sorunu olan iki yayın organı, Tohumcuları savunma konusunda birleşebiliyor…

Sabah gibi bazı yayın organlarının, Türkiye’nin tarım politikalarını savunmaktan başka bir seçeneği olamayabilir. Bizde bunu anlayabiliriz. Zaman Gazetesi’nin, Türkiye’nin zerre miskal doğru olmayan tarım politikalarının yılmaz savunucusu olmasını anlamak da mümkün. Hatta Doğan Grubu’nun bu konudaki iki geri, bir ileri yayınlarını da anlayabiliriz. Şayet Milli Gazete makas değiştirmediyse, anlamak için kişinin aklını murdar etmesi gerekir…

CFR, Bilderberg ve Trilateral adlı “yer altı” örgütlerinin tepesindeki ünlü Siyonist David Rackefeller’in yürüttüğü “Yeşil Devrim” hakkında söyleyeceklerimize itirazı olmayacak yayın organlarından olan Milli Gazete’nin nerede hata yaptığını ve Türkiye’nin tohumculukla ilgili yalan ve de gerçeklerini belgeleriyle dile getirmeye müteakip yazımızda İnşaAllah devam edeceğiz.

Ancak, sonda belirteceğimiz bazı noktaları şimdiden kayda geçirelim:

Bir: CHP’li Recep Peker’in Başbakanlığı döneminde yani 12 Temmuz 1947’de ‘Marshall yardımları’ kapsamında ABD ile Türkiye arasında yapılan ve hâlen geçerli olan; “Türk-ABD Anlaşması” ile Türkiye, tarımsal bağımsızlığını ve tarım politikalarını ABD’ye devretmiştir.  Bu kapsamda, ilk olarak Ege bölgemizde 3 milyon zeytin ağacı kestirilir. (Belki bunun halen yaşayan şahitleri vardır da, bir ses verirler!)

1950’de bu anlaşma kapsamında, ABD’den 30 traktör getirilir. Başbakan Menderes, traktörlerin pamuk tarımında kullanılmak üzere, Çukurova bölgesine gönderilmesi talimatını verir. Ancak bu yapılan, okunmadan imzalandığı anlaşılan anlaşmanın maddelerine aykırıdır. Bunun üzerine, ABD’nin Ankara Büyükelçi’si, ABD Dışişleri’ne uyarı mektubu gönderir. ABD hükümeti ise Türkiye’ye sert bir nota gönderir. Çaresiz, traktörler pamuk tarımında kullanılamaz…

Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke ile yapılan ‘Marshall Yardımı Anlaşması’nın koşullarından biri de, zeytinyağı cenneti Türkiye’nin ABD’den, margarin ve mısırözü yağı alma zorunluluğu getirilmesi… Bunun için de Türkiye insanı zeytinyağından soğutularak, ‘zeytinyağı kanser yapar’ şeklindeki aşağılık yalanlar uydurulur ve ağaçları kestirilir…

Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi “Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman...” diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır. Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir. Basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır…

Bunlar, Türkiye’nin ABD ile imzaladığı sayısız anlaşmadan sadece ikisi... Bu gerçekleri anlamaya ve önlemeye; ne Tarım Bakanı’nın, ne tohumcuların, ne de bu tür yayınların gücü yeter! Onların aşkı başka…

İki: Hatırlayınız üç-beş ay önce Eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp üzerinden Türkiye’ye yapılan tehdit itiraflarını yayınlamıştık. Eski Bakan; “Tohum önemli bir konu. Sebze tohumlarının çoğunu maalesef hâlâ ithal ediyoruz. Bizim dönemimizde tohumla ilgili çalışma yapınca, Devlet Bahçeli’den bile destek alamadık. Destek alsaydık, o kanunları Bakanlar Kurulu’na getirirdik. O dönem yaptığımız çalışmalar nedeniyle, dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Robert Pearson, nasıl kendi tohum çalışmanızı yaparsınız? ABD’den neden buğday almıyorsunuz?’ gibi ifadeler içeren mektuplar yazdı. Ben o mektupları yırtıp attım. Ama hepsi bakanlık kayıtlarında mevcut!”  diyordu.

Üç: WikiLeak’ın ifşa etmeye devam ettiği belgelerden biri olan ‘05ANKARA3199’ numaralı ‘8 Haziran 2005’ tarihli belgede, Eski Tarım Bakanı Sami Güçlü ile ilgili deniliyor ki: “ABD ile ilgili konularda ilerleme sağlanması konusunda engel teşkil ediyor!” Sizleri bilmem ama ben bu ifadelerden, Sami Güçlü'nün ABD çıkarlarına karşı direndiği için, yerine daha pasif  biri getirildiği çıkarımında bulunuyorum. Tohum ve GDO yasalarının, müteakip Bakan döneminde apar topar çıkarılması, ayrıca tarımdaki tüm yanlışlarla ilgili iyi niyetli hiçbir eleştiriyi dikkate almayıp, ısrarla yanlışa devam edilmesi çok ama çok anlamlı geliyor.

Tıpkı yarım asır sonra Marshall yardımlarının sinsi gerçeğini bizim bugün dile getirdiğimiz gibi, tarımla ilgili yanlışlar da çok yakında tüm çıplaklığı ile bir bir tezahür edecek. Fakat o zaman, iş işten geçmiş olacak…

Wikileaks’ten söz etmişken, önceki gün ortaya çıkan yeni belgeye değinmemek olmaz. Guardian'ın haberine göre “Amerikan diplomatları, genetik yapısı değiştirilmiş tohumlara direnen Avrupa'nın cezalandırılmasını istemiş!” AB’yi cezalandıran ABD’yi maske edinmiş güçlerin, Türkiye’yi  keyfine göre bırakacağını düşünmek acziyetine düşecek değiliz.

Peki, ey Milli Gazete! Ardına takıldığın tarım politikaları sayesinde, bu ülke insanının da tıpkı Hindilerin bugün içine düştüğü ve “Bana ekmek ver, ister yanmış isterse de bayatlamış olsun. Çünkü midemdeki yangını söndürüyor. Karşılığında ne istersen al! Ekmek için ülkemin özgürlüğünü teslim edebilirim. Sadece iki dilim ekmekle gün doğmadan başlayabilirim. Aşk, keder, düşünce hiçe sayarım. Hepsini ekmek için verebilirim!” şeklinde anonimleşen çığlığını söylemeyebilmeleri utancını, bu ülkenin yaşaması çok da uzak değil. Bu vesileyle, sefalet içindeki Hintlilerin anonimleşen bu sözünü ‘bereket’sizlik ekine emeği geçenlerinize ithaf edelim.

Devam edeceğiz İnşaAllah!

Etiketler : , , , , , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorumlar Kapatıldı.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank