content

yazarportal-com-bilgiagi-net-tasviriefkar-com

10 Tem

Kuzularımla Bir Yaz Serüveni (Anı)

 

     KUZULARIMLA BİR YAZ SERÜVENİ (anı-öykü)

 

       Annemle babam, kapı önünden başka yerde oynamamıza izin vermezlerdi. Bizden uzak bir mahallede oturan teyzemin kızıyla oynamak için annemden zorla izin koparmak isteyişimin asıl amacı, giderken yol üzerinde ki kütüphaneden birkaç hikâye kitabı okuyup öyle gitmekti. Okuduğum hikâye kitaplarının kahramanlarıyla öyle bir  dost olurdum ki hayal dünyamda; dostluğun ötesinde yaşardım onları birebir çocuk kalbimle… Bazen bir kuğu sırtında Kaf Dağ’ına uçardım; bazen  prens ve prensesi canavarın elinden kurtarırdım. En çok dağlarda kır çiçekleri, papatyalar arasında kuzularıyla birlikte hop hop hoplayan sevimli  kız Heidi olurdum. 

 

     Öğretmenimizin tavsiye ettiği kütüphanede geçirdiğim dakikalar, belki de bu günüm için atılan tohumdu. Teyzemin kızıyla oyun oynarken aklım kütüphanede yarım bıraktığım kitaplarımda kalırdı. Teyzemlerden eve dönerken tekrar kütüphaneye girer, yarım kalan hayal dünyamı tamamlayarak dönerdim ve kendimi çok mutlu hissederdim.

 

      İlkokul dördüncü sınıfın karne tatilinde, sınıf birincisi olduğum için babam bana ödül olarak altın bilezik almıştı. Bilezik hoşuma gitmişti ama benim asıl istediğim;  okuduğum kitaplar arasında beni en çok etkileyen kitabımın kahramanı "Heidi"  gibi yaşamak istiyordum.  Hayallerimi gerçekleştirmek için babamdan bana bir kuzu almasını istemiştim. Evimiz, etrafı gül ağaçları ve selvilerle çevrilmiş küçük bir bahçenin içinde küçücük kerpiç bir evdi. Annem titiz bir hanımdı. O yüzden benim isteğime karşı çıkıyordu. “Sizin işiniz yetmiyormuş gibi bir de kuzu çıkartmayın başıma” diye kuzunun sözünü bile ettirmiyordu... Annemi ikna etmek için söz veriyordum kuzuma bakacağıma, zahmet ettirmeyeceğime ama annemi ikna etmek pek kolay gözükmüyordu… İyi bir hayvan ve çocuk dostu olan babam, annemden gizlice o tatlı tebessümüyle bana göz kırpmıştı "tamam alacağım"  dercesine...

 

     Babamın eve dönüş saatlerinde oyun oynuyor olsak bile kulağımız seste olurdu. O vakit şehrin bir ucunda çalınan korna sesini öbür ucunda duymak mümkündü tabi… Biz korna sesinden babamızın gelişini bilirdik. Heyecandan hop hop hoplardık. Kucağı boş gelmeyen babam şehir dışından gelirken bu defa acaba ne getirdi diye sabırsızlıkla beklerdik yolunu..

 

     Bir akşamüstü babamın otobüsünü kapımızın önüne getirişinden anlamıştım içinden önemli bir şey çıkacağını. Neşe içinde ışıklı tebessümüyle kucağında minicik bir kuzuyla kapıdan indiğinde dünyalar bizim olmuştu. Canım Babam sözünde durmuş bana kitapta okuduğum gibi,  aynı Heidi’nin kuzusuna benzer bir kuzu getirmişti…

 

      O günden sonra bahçede kardeşlerimle birlikte kuzunun etrafında pervane oluşumuz yoldan gelen geçenlerin dikkatini çekiyordu… Henüz bir bebek olan kara gözlü kuzumun bize alışması zor olmamıştı. Biz koşarken arkamızdan koşuyor, elimizden yiyecekler yiyor, bizimle birlikte sevinç yaşıyordu sanki.

 

      Bir kaç basamaklı merdivenle çıkılan küçük bir balkonumuz vardı. Balkondan geçilen antremizin bir sağ tarafında bir de sol tarafında iki odamız vardı. Sağ taraftaki misafir odası olarak kapısı kapalı dururken, sol taraftaki oturma odamızdı.  Oturma odasının içinden de mutfağa geçtikten sonra odun-kömür koyduğumuz bir oda vardı. Bu odanın içinde kuzuma yatacak yer hazırlamıştı babam. Onun rahat etmesi için dağın eteklerinden otlar, yapraklar toplayıp yatağını hazırlamıştık. Elimize geçen her şeyi kuzumun ağzına sokuyorduk. Akşam olunca kucaklayarak odasına götürüyordum.

 

      Birkaç gün sonra babam, kuzunun tek başına canı sıkılacağını düşünerek iki tane daha kuzu getirmişti, annemin tüm tepkilerine rağmen. Annem epeyce söylenmişti ama kuzuların bebeksi güzelliklerini görünce o da sevmeye başlamıştı yavrucukları.                              

 

        Bir tanesini bile hayal edemezken üç tane kuzum olmuştu. Artık hayallerimi gerçeğe dönüştürme vakti gelmişti benim için. Her akşam soframızdan artan yemekleri saklıyor, karpuz, kabuklarını küçük küçük doğrayarak kuzularıma yediriyordum. Sabahleyin daha kimse uyanmadan onlarla birlikte yanıma aldığım azığım ve kitabımla Şardağı'nın eteğinde otların, çiçeklerin yoğun olduğu yerlere gidiyorduk. Kuzularım zevkle otlanırken ben de Heidi olup kır çiçeklerinin arasına uzanarak kitabımı okuyordum. Acıkınca yanımda getirdiğim peynir ekmek, üzüm gibi yiyeceklerimden yiyerek eğleniyordum kendi kendime. Güneş tepeye yükselip, yakıcı ışıklarını göndermeye başlayınca kuzularımla dönüyordum eve.         

 

     Annem işiyle çocuklarla uğraşmaktan fark etmiyordu benim yokluğumu. Bu yaptıklarımı  babam duysaydı kıyamet kopardı. Evden oldukça uzaklaşıyordum çünkü. Hayallerim kısmen gerçekleşiyordu ya ben çok mutluydum. Her ne kadar Alp Dağları, Büyükbaba ve Peter yoktu ama Şardağı'nın eteklerinde kuzularımla,  papatya ve gelincikler içinde kendimi Heidi gibi hissediyor, adeta onu yaşıyordum.

 

     Onlara bir annenin çocuklarına bakışı gibiydi ilgim. Babamın söylediği bir dükkândan arpa alıyor, karpuz kabuklarını minik minik doğruyor içine çeşitli otlarda karıştırarak onlara mama hazırlıyordum…

 

     Aradan bir-iki ay geçince kuzularım koyun gibi olmuşlardı. Artık yattıkları yerlerine kucağımızda götüremez olmuştuk. Her akşam önce bahçede hazırladığım yiyeceklerini yedirip sularını içirince bir süre kovalamaca oynadıktan sonra onları odalarına sokmak için önce evin içinden geçecekleri güzergâhtaki halıları topluyorduk. Bin bir güçlükle yürüterek geçirtiyorduk onları yerlerine… Sonra geçtikleri yerleri siliyorduk. Anneme söz verdiğim için aksatmadan kuzularımın işlerini yapıyordum. Bazen kuzular yerlerine geçerken kara tanelerini döktüklerinde annemin çığlıkları artıyordu.

 

      Akşamüzeri, ailecek kapı önünde oturup kuzularımızla oynamanın bıraktığı tat, tabiri caizse mutluluğun ta kendisiydi... İçlerinden "deli kuzu" diye isimlendirdiğimiz kuzu, babamı çok iyi tanıyordu. Babam uzaktan gelirken bizimle birlikte, kuyruğunu sallayarak koşardı onu karşılamaya. Babam ellerini ona doğru uzatır, o da şımarık bir çocuk gibi zıplayarak tos vururdu kafasıyla. Döne döne oynardı sevincinden. Babam ve kuzularım doyumsuz bir mutluluktu bizim için.

 

      Eylül ayı yaklaştıkça yeşil otlar sararıp kurumuşlardı sıcaktan. Yeşil olanlar çok kuytu ve gölge yerlerde kalmıştı sadece. Bulduğum otları ellerimle toplayıp önlerine koyuyordum zahmet çekmesinler diye. Arada sırada yağan yağmurlardan kuzularımı korumak için evden battaniye çıkarıp üzerlerine örtüşüm, bunu gören annemden payımı alışım;  unutulmazlar arasında yerini alarak yıllar boyu gülerek anlatılan anılar arasında yerini bulmuştu.

 

      Evimizin elli metre ilerisinde belediyenin kanalizasyon için künk(büz) denilen beton boruları yan yana duruyordu. Boruların içinde zamanla uzun ve yeşil otların büyümüş olduklarını görünce hazine bulmuş gibi olmuştum. Büzlerin üzerlerine çıkıyor, dizlerimi birisine dayayıp diğerinin içine uzanarak otları topluyor, kuzularıma yediriyordum.

 

      Bir sabah yine erkenden o boruların üzerine çıkarak ot toplamaya başlamıştım ki dikkatsizliğim sonucu bacaklarım kayınca,  kurbağa oturuşu pozisyonunda borunun birisinin içine düşmüştüm. Tüm uğraşmalarıma rağmen kendi başıma çıkmamın imkânı yoktu. Bağırmalarımı kimse duymuyordu. Ancak çocuklar oynamaya gelirlerse beni görebilirler yoksa kimse beni ne görebilir nede duyabilirdi o saatte. Dizlerim kırılacak gibi ağrımaya başlamıştı. Son bir ümit avazım çıktığı kadar aynı okuduğum kitaplardaki gibi “imdaaat! İmdaaaat! ” diye uzun uzun bağırmalarıma komşumuz Türâbi Amca yetişmişti. O sırada camiden çıkmış evine giderken sesimi duymuş.” Kimsin sen? Hangi borudasın? ” gibi sorularla sesimin geldiği boruyu bulmuştu adamcağız. Ben borunun içine öyle bir yayılarak oturmuşum ki, Türâbi Amca beni çekemiyordu yukarıya. Epeyce uğraştıktan sonra aklıma bir fikir gelmişti. Bacaklarımı kendi ellerimle sıkıştırarak hacmimi daraltınca beni koltuğumdan çekmesini istemiştim Türâbi Amca’dan. Bu yöntemi bir kaç uğraşmalı denemelerimizden sonra omuzlarımdan çekerek kurtarmıştı. Böylece ucuz kurtulmuştum. Borudan çıkarılırken sürtünmekten dizlerim ve kollarım yara bere içinde kalmıştı tabi ki. Kuzularımı beslemek uğruna böyle serüvenleri çok yaşamıştım ama vazgeçmemiştim onları beslemekten. Okullar açılıncaya kadar aynı özveriyle onlara hizmet etmiştim. Kendimi Heidi gibi hissederek geçen çok mutlu bir yaz tatili yaşıyordum.

 

     O yaz tatilinde Heidi'yi yaşadığım için, hayallerimi gerçekleştirdiğim için, mutluydum ama okulumu da çok özlemiştim ayrıca.

 

      Kuzularımla geçirdiğim rüya gibi bir yaz serüveninin sonuna gelmiştik, eylül ayı ortalarında. Okulların açıldığı gün akşamüzeri koşa koşa kuzularımı görme sabırsızlığıyla eve geldiğimde bir de ne göreyim! Babam bir kasap getirerek kuzularımı kestirmişti bile çoktan. Kapımızın önünde yüzülmüş derileriyle karşılaşınca şok olmuştum. Okulumun açılışına sevindiğim gün kuzularımı kaybetmiştim. Üç aydır onlarla etle kemik gibi birbirimize bağlanmıştık. Çok üzülmüştüm onlardan ayrıldığıma. İçimin acıdığını hissetmiştim günlerce.

 

     Doğanın kanunu çok acı olsa da; her canlı başka bir canlının yaşamını idâme ettirmek üzere kurulmuştu ne yazık ki. Kuzularımın etlerini, kemiklerini annem kavurma yapmıştı, kış boyu yemiştik biz de onları. Ve her etli yemek yiyişimizde onların kemiklerinin sofra kenarında birikimi karşısında duygusalca yutkunuyorduk. Çünkü babam, annem, kardeşlerim de benim kadar kalben bağlanmışlardı onlara. Hele de Deli Kuzu’mun yaptıklarını sık sık anlatıyor, onu hasretle yâd ediyorduk…

 

       Kuzularımın yünlerini annem temizleyip yorgan yaptırtmıştı. Yıllar sonra evlendiğimde o yorgan benim çeyizim oldu…Böylece kuzularım yünleriyle bir yaz tatili anısı olarak evladiyelik yaşayacaklar daha yıllarca İnşallah!

 

                                                    ***

 

Etiketler : , , , , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorumlar Kapatıldı.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank