content

yazarportal-com-bilgiagi-net-tasviriefkar-com

07 Nis

İradesizlerin İradesi – (I)

“Bedenimiz bizim bahçemiz, irademiz de onun bahçıvanıdır.”[1] Bahçenize istediğinizi ekebilirsiniz fakat bahçıvanı iyi değilse iyi bir hasat elde edemezsiniz. İnsanı insan yapan, diğer yaratıklardan ayırıp eşrefi mahlukat derecesine çıkaran en önemli özelliği, takva ve fücurü, hak ve batılı, maruf ve münkeri ayırt edebilecek olan akla fücurü değil de takvayı, batılı değil de hakkı, münkeri değil de marufu seçtirecek olan bilinçli tercihlerdir.

Bu bilinçli tercihler de ancak özgür iradeye sahip olmakla gerçekleşir.

İradesiz bir toplum, iradesiz bireylerin oluşmasına neden olurken, iradesizleşen bireylerin yegane ürünü de iradesizleşen bir toplum olacaktır.

Toplumsal etkenler bireyleri etkiler ve davranışlarının şekillenmesinde rol alır ve unutulmamalıdır ki toplumları oluşturan da bireylerdir.

İradesizleşen veya iradesizleştirilmiş bireylerden bir konuda irade belirlemelerini beklemek doğru mudur?

Yani bir şekilde bu duygudan/yetiden yoksun bırakılmış veya bu duygusu elinden alınmış bireylerin iradesi irade sayılır mı?

Aynı şekilde kişiliksizleştirilen bireylerin toplumsal proplemlerin çözümü hakkında gösterecekleri irade ne denli sağlıklı olabilir?

Böylesi bir “Esir İrade” üzerinden verilen yargı, doğru ve sağlıklı bir yargı mıdır?

Günümüzde hemen hemen her konuda anketler düzenlenir ve bu veriler üzerinden toplum şekillendirilmek istenir. Hatta bu veriler üzerinden toplum “mühendisliğine” dahi soyunulur. Toplum bu anketlerin sonucuna göre yönlendirilir ve bu veriler baz alınarak çoğu kez halka sözde adalet, barış ve demokrasi adına “Hukuksal” yaptırımlar da uygulanır. Nitekim bu yöntem çoğunlukla toplumsal ve siyasal meselelerde de uygulanmaktadır.

Ve bu, bir nevi o deneklerin iradesi sayılır…

Fakat iradenin ne olduğunu bilmeden herhangi bir görüşe tavır takınmak veya herhangi bir konu hakkında iradede bulunduğunu söylemek ne kadar doğrudur.

Aslında irade bilinenin ötesinde bir şeydir.

İrade: Allah'a atfedilen sübûtî sıfatlardan biridir.[2] Sözlükte ise "istemek" anlamındaki revd kökünden türeyen irâde "Allah'ın emir­leri, hükümleri ve fiillerinde hür (özgür) olduğu­nu bildiren sıfat" diye tanımlanır.

“Kelâmcıların irade tanımı ise şu şekildedir: "Bir zorunluluk söz konusu olmaksızın -yapılması veya yapılmaması- mümkün olan bir hususta iki taraftan birini tercih etmeyi gerektiren sıfattır. Her ne kadar ira­de fiilden önce geliyorsa da fiil sürecinde de onunla birlikte olan, onunla bütünle­şen bir faaliyettir. Bu anlamdaki irade, sadece psikolojik bir fonksiyon yahut me­leke olmayıp aynı zamanda bilinçli bir seç­me gücü, bundan dolayı da kişiyi davra­nışlarının sonuçlarından sorumlu hale ge­tiren ahlâkî bir ilkedir."

Kur'ân-ı Kerîm'de irade kavramı hem Allah'a hem de insana nisbet edilerek 139 yerde geçer.

Bu âyetlerin önemli bir kısmında ilâhî iradenin mutlak, özgür ve önüne geçilemez olduğu, fakat insan iradesinin Allah'ın sonsuz derecede özgür iradesi tarafın­dan sınırlandırıldığı ve insanın Allah izin verdiği ölçüde özgür olduğu bildirilmek­tedir.[3]

Yani insanın iradesine mudahil olabilecek ve kısıtlayabilecek bir Allah’tır…

Örneğin: 'Biz size yalnız Allah rızası için yediriyoruz. Sizden (ceza) karşılık veya teşekkür beklemiyoruz.'[4] ayetinde işlendiği gibi özgürleşemeyen bireylerin iradesi ne denli makbuldur?

Zaten insan bütün eylemlerinde irade­sini "Allah'ı isteme" veya "Allah'ın rızâ­sını isteme" şeklinde tayin etmelidir. Başkasını isteme, başkası adına kullanma veya başkasının rızası için kullanmamalıdır…

Başka bir ifade ile; bir bireyin kendi çıkarı doğrultusunda veya her hangi bir otoritenin menfaatine halel gelmeyecek şekilde iradede bulunması irade sayılır mı?

Peki, bugün söz söyleyenlerin kaçı veya hüküm verenlerin kaçı karşılık ve teşekkür bekleme toteminden aridir…

Söylemlerinden ötürü makamlarından azledilme korkusu veya yükselme beklentisi içinde olanların söylemleri ne kadar etik, hukuki ve bağlayıcıdır?

“Meşşâî filozoflarının yanı sıra Gazzâlî, Fahreddin er-Râzî, İbn Haldun gibi âlim ve düşünürlerin irade hakkındaki psiko­lojik açıklamaları genel çizgileriyle Aris­to'nun, İshak b. Huneyn tarafından Süryânîce'sinden Kitâbü'n-Nefs başlığıyla çevrilen “De Anima” adlı eserinde ortaya koyduğu nefsin güçleriyle ilgili teorisine dayanmaktadır.

Aristo'ya göre hayvani nefsin idrak edici ve harekete geçirici ol­mak üzere iki esaslı gücü vardır. İnsan nefsinde bunun karşılıkları bilici ve yapı­cı güçlerdir. Nefsin hareket ettirici gücü arzudur, bunun şehvâniyye ve gadâbiyye şeklinde iki kolu vardır. Arzu insanı hare­kete geçiren dinamik ruhî eğilim olup is­tek, öfke ve iradeyi içine alır. Şevk ve ira­de birer arzu türünden ibarettir. Buna göre irade akla bağlı olan fikri bir arzudur; şevk ve şehvet ise duyum ve tahay­yülden ileri gelir. Böylece Aristo'ya göre irade sonuçta aklın uygun gördüğü he­defleri istemekten ibarettir.” [5]

“Aristo'nun irade psikolojisiyle ilgili gö­rüşleri ilk defa açık bir şekilde Fârâbî’nin eserlerine yansımıştır. Fârâbî'ye göre nefsin arzu gücü bir şeye istek duymayı veya ondan kaçınmayı sağlar. İrade bu ar­zu gücünden meydana gelir. Çünkü ira­de duyum, tahayyül ve düşünme gibi çe­şitli idrak yollarıyla idrak edilen şeyleri ar­zu etme veya onlardan vazgeçmedir.” [6]

Bir şeyi bilmeyenler veya tatmayanlar onun hakkında herhangi bir iradede bulunabilirler mi, şayet bir iradede bulunsalar veya bir zorlamayla bu tatmadıkları ve bilmedikleri şey hakkında iradede bulunmaları dikte edilse, bu ne kadar doğru, ahlaki ve bağlayıcıdır?

“İrade, idrak ve ar­zu gücünün birleşiminden meydana gelir, yani irade kişiliğin bütün bir sentezi ola­rak ortaya çıkar. Bu anlayış iradenin çeşitli derecelerinin varlığını kabul etmeyi gerektirir. Çünkü algı ve idrak güçlerinin gelişmesi zamana bağlı bir olaydır. Bunu dikkate alan Fârâbî üç farklı iradenin var­lığına işaret eder:

a) İrade; başlangıçta an­cak duyumdan gelen bir istektir.

b) İstek; nefsin arzu gücü, duyum da duyum gücü ile olur, daha sonra nefsin hayal gücü ve ona bağlı istek gelişir. Bu irade tahayyül­den doğan bir istektir. Bu iki iradenin oluşmasından sonra üçüncü bir irade tü­rü doğar ki, bu da düşünme fiilinden ge­len bir istek olup ihtiyar adını alır.

c) Şu hal­de ihtiyar, düşünme ve bilmenin sonucu olduğuna göre yalnız insana mahsus olan irade sadece ihtiyardır. [7]

“Böylece Farabî iradeyi, “idrak edilen şeyi arzu etme gücüyle istemektir” şeklinde tarif etmektedir.”[8]

“İbn Sînâ, arzu gücünün fonksiyonunu kendi içinde "güdüleyici" (bâise: davranı­şa sevkedici) ve "yapıcı" (faile: fiili bizzat gerçekleştirici) olmak üzere ikiye ayırmış, ondan sonra gelenler de bunu aynen benimsemişlerdir…”

Bundan anlaşılıyor ki irade, bir birey veya otorite değil, bireyin iç aleminde olan duygudur.

Sosyal, siyasal, inançsal olay ve olguların teori ve pratikleri arasında yaşanan çelişkiler neticesinde iç aleminde travmalar geçiren bireylerin iradesinde çelişki, sıkıntı ve tahribatların oluşacağı da inkar edilemez bir gerçektir.

Not: “Esir aklın iradesi”, iç iradeyi sakatlayan sebepler varsa dış irade geçirsiz mi sayılır? Madden ve manen özgürleşemeyen bireyler, özgür akla sahip midirler vb. soruların cevaplarını bulacağınız İRADESİZLERİN İRADESİ-2 başlıklı yazımızın 2. Bölümü yayımlanacaktır.

Etiketler : ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorumlar Kapatıldı.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank