content
20 Mar

Dipsizliğin Dibini Bulmak Mümkün mü?

Zaman ve mekan kavramlarının orta yerinde eğreti duran insan denen varlık gün geçtikçe edepsizlik denilen dipsizliğin dibini bulmak  için elinden geleni ardına koymuyor  ne yazık ki. Aşağıların aşağısı (esfel-i safilin) ‘nin dibini  bulmaya çalışan insanoğlunun  bu  çabasına  en büyük yardımcısı  ise medeniyet  denilen sanal  kavram ve oluşumların bir araya geldiği koskoca bir boşluk. Boşluğun geometriksel karşılığını  gözümüzün önüne  getirirsek, ortaya 0 (yazıyla: sıfır) denilen  ve ünlü  İslam  bilgini  Farabi tarafından bulunan bu yutan eleman karşımıza çıkıyor. Şimdilerde modernizmin değersel eşiti olarak belirleyebileceğimiz 0 (yazıyla:sıfır) ‘ın  etki ve  tepki  bakımından yutarlılığı; yani kendisine  etki  ile  çarpanı kendisinin tepkisi olarak  kendisine benzetmesi yani şekil bakımından bir boşluk haline  getirmesi kaçınılmaz olarak bilinmeli.

Her fırsatta ifade buyurduğumuz kavramların ve oluşumların değerlerinden koparılarak değersizleştirilmesi ve bununla beraber benimseyenlerinde değersizleştiği bir kara bulut içinde gezinip durur olduk.  Küreselleşme saçmalığı çerçevesinde yitirdiğimiz  ve/veya sırt çevirdiğimiz  bu kavramlar ve  hayat tarzının yerine yutar eleman olan ve koca  bir 0 (yazıyla: sıfır) ın alması, yani batılılaşma çabası, dipsizliğin (edepsizliğin) dibini bulma yolunun başlangıçı.

İslam medeniyeti  diye  bu cümleye  başlamak  isterdim lakin İslam’ın medeniyet olduğu ve  medeniyeti ifade ettiği görüşünün beni ikna  edişi  bu ifadenin gereksizliği ve  laf kalabalığından ibaret  olduğu kanışını  oluşturdu bende. Medeniyetin merkez kuvvetinden kaçış (merkez kaç) her  geçen gün yeni bir çürümüşlüğü beraberinde  getirdi bize ve  bundan sonrada getireceği de  kesin olan bir şey. Kaybolmuşluk içinde yüzen kırıntılar arasındaki çürümüşlük ve bu çürümüşlük karşısında acz’in içinden kendinin ne olduğunu hatırlayan bir  grubun çıkacağı eğer böyle olmazsa çürümüşlüğün yerini yok oluş safasının dolduracağı sadece  bir  öngörüden ibaret değil.

1900 lü yılların zamansal ama anlamsız dilimleri içerisinde meydana gelen soğuk savaş esnasında  komünist cepheye karşı kullanılan ve daha sonrada kapitalizmin tüketim ve veya yok ediş felsefesi kollarına atılan islami yaşayış tarzı, kollarına atıldığı bu felsefenin bir adım önüne geçerek  koşar adımla ilerliyor. Yani kapitalist felsefeyi benimseyen seküler çağdaş muasır medeniyet seviyesini aşmış bir halde. Bunu rakamların yardımı ile ispat edelim şimdi.

“ Kim afyonu içerse  artık gözyaşı dökmez. Hatta babasının, dostunun yada sevgili oğlunun gözlerinin  önünde öldüğünü görse bile umursamaz”. Homeros. dipsizliğin dibini arama yoluna  çıkanların başvurduğu en acı yöntem uyuşturucu. Emniyet genel müdürlüğü kaçakçılık ve organize işler müdürlüğü daire başkanlığı 2005 raporuna göre gençlerin yüzde 16 sı 14 yaşına gelmeden uyuşturucuya bağımlı oluyormuş. Uyuşturucu kullananların yüzde 97 si erkekler imiş ve yüzde 72 si tedavi olmak istemiyorlarmış. Dibe  vurma  denen şey bu olsa gerek. Sonra bağımlıların yüzde 57 si madde ile 15-24 yaşları arasında tanışıyorlarmış. Uyuşturucu kullanan gençlerin ailelerindeki en büyük özellik ise parçalanmış olmaları. Burada şu tesbiti yapmak kaçınılmaz oluyor. 1730 lu yıllarda 1492 coğrafi keşiflerin sonucu meydana  gelen  ve yok etme  tarzının dışsallaştırıldığı sanayi devrimi  sonunda oluşan işçi kesiminin  gelişen hayat koşulları ve  ihtiyaçların sınırsızlaşması !! kadının ve 8-9 yaşa kadar düşen çocuk kesimin çalışma hayatına  girmesine neden olmuş; hayat standart’ındaki yükselme hevesi Avrupa aile oluşumunu yok etmiş aile ile beraber toplumda çürümeye başlamıştır. Sanayi devrimini yaşamayan ve ihtiyaçları sınırsız  olmayan (yani bir lokma  bir hırka çok şükür Yarab felsefesini benimseyen) İslam toplumu bireyleri aile yapılarını ve buna bağlı olarak toplumsal yapıyı muhafaza etmişler ve çürümeye karşı durmuşlardır. Geniş aile yapısını benimseyen yani tek evde: anne, baba, 5-6 çocuk, dede, ebe, hala dayı ve vesair bireylerin birbirini tamamlama yeteneğini gözden kaçırmamak gerekmektedir. Lakin son yüzyılın 2. yarısında Müslüman alemine ihtiyaçların sınırsız, kaynakların ise sınırlı olduğu fikriyatı yutturulmuş, aile yapısı geniş aileden çekirdek aile daha sonra tekil aile yapısına (yani bir anne bir sperm bankası ve birde köpek.) dönüştürülmüş ve dipsizliğin dibine uçmaya! Yardımcı olunmuştur.

Uyuşturucu konusunda Yeşilay  da bir çalışma yapmış.

Yeşilay’ın  bu konudaki 2006 raporunda ise durum daha vahim. Bu rapora göre dünya uyuşturucu mafyası Türkiye yi üs olarak seçmiş.ve uyusturucu kullanan kişi sayısı 5.000.000 (yazıyla: beş milyon).

Yeniden sağlık eğitim derneği’nden doç.dr. kültegün ogel başkanlığında istanbul’un  15 ilçesinde 43 okulda ,10. sınıf öğrencileri arasında yapılan araştırma sonucu 2001 yılında esrar kullananların oranı yüzde 1.3 iken 2004 yılında yüzde 5.8 e ulaşmış. Exstacy  kullananların oranı ise 2001 yılında yüzde 0.8 iken 2004 yılında 287.5 kat artarak  yüzde 3.1 e yükselmiş. En son verilerin ne  olduğunu bilmek içimizi bir hoş eder diye araştırmadan kaçındım .umarım anlayışla karşılarsınız.

“Ey iman edenler! İçki, kumar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir” Maide Suresi:90

Dipsizliğin dibine yapılan yolculukta ikinci vasıta “kötülüklerin anası” olarak benimsediğimiz ve hatta mini mini birlerde okurken , yani 1. sınıfta , iken kitaplarımızın sayfalarında üzerinde çarpı işareti olan madde var. İÇKİ. Şişede durduğu gibi durmaz bu meret diye  söze başlanılan sofraların çevresinde şeref nameleri söyleyip, tokuşturulan hayatlarında bir yudumda beraberce içildiği madde. Hatta bu şerefe sözünü abartanlar bile olmuştu. Cumhuriyet yazarı Deniz Som içkili yerlerin kırmızı çizgi hattında toplanmasını protesto etmek için eline şarabını da  alıp laiklik naraları atıyordu bir dönem  hatırlarsanız.  Bir zamanlar islami hayallerin gerçekleşmesi için bayragı elde tutup ümmet önünde  giden bu milletin içinde ne yazık ki 4.000.000.(yazıyla :dört milyon) alkolik varmış. 13.000.000 (yazıyla: on üç milyon) da alkole meyilli. Yani düğünde bayramda!! İki tek atıpta neşelerini bulanlar bunlar. Gerçek Hayat yazarı Osman Alper ilğinç bir tespitte bulunmuştu geçen haftalarda. Geçtiğimiz yıl tüketilen 903.900.000. litre alkolun tır yüküyle hesaplandığında 36.156 tır yani İstanbul’dan Konya’ya kadar uzanan bir tır filosunun ortaya çıkacağını yılmamış hesap etmiş. Buda demek oluyor ki TIRLA gidiyoruz ölüme. Ne diyelim laikliğin şerefine.

Medeniyetleşme yolunda dibe vurmanın, ki dipsizliğin dibi yoktur tasavvurda edilemez, başka bir yolu da şimdilerde adının ŞANS OYUNU olarak değiştirildiği KUMAR. Çıkmaz demeyin şansınızı deneyin sloganları ile millete umut pazarlayan medeni devletin en büyük gelir kaynaklarından biri kumar. Toto ,loto,  on numara at yarışı, ve sair onlarca yöntemle masumlaştırılıp önümüze sürülen ve basitmiş gibi görülen bu olay ne ailelerin yıkılmasına sebep oluyor. Türk insanı bu oyunlara saatte 532 milyar 991 milyon tl harcıyormuş verilere göre. Ayda ise 389 tirilyon 83 milyar333 milyon tl harcıyormuş.. Geçen yılın verilerine göre milli piyango ,jokey kulübü  ve spor toto’nun  cirosu 4 milyar 669 milyon YTL ye ulaşmış. Devlet bu paralarla şahlanmazsa başka ne ile şahlanır sorusu geliyor akıllara.

Medya sektöründeki yozlaşmadan  önceki bir yazımda bahsetmiştim .kısaca hatırlamak ta fayda var. Zira kitle iletişim değil kitle imha aracı olan medyada edepsizliğin dibine vurmaya yardım eden en önemli kaynak!

(Doğduğumuz günde ilk olarak batkımız ve bilmem kaç yaşına geldiğimiz  halde  hala put gibi kamera karşısında onlara haşa tapınmamızı bekleyen insanlardan bıkmak çok mu  yanlış bir şey. Ahlaksızlığın kitabının 150. baskısını yapmış ve ekran karşısında  don indirme  seansları düzenleyen insanlardan bıkmak. Kadın programlarında ailelerin en mahrem bölgelerine kadar deşeleyen , onların  birbirlerine  bağırıp çağırmalarına müsaade eden daha  doğrusu reyting telaşına kapılıp bunu tetikleyen ve program sonrası işlenen cinayetleri içimiz acırcasına seyrettirmelerinden bıkmak insanlığın bir göstergesi olmasın sakın. 12-20 yaş arasında beynin en alt tabakasında  yer alan cinsel iç güdüyü dürtükleye dürtükleye beynin en üst tabakasına çıkmasını sağlayan ve bir daha o dürtülerin inmemesi için elinden geleni yaparak sokak arasında 1,5 yaşındaki çocuğa bile bizim söylemekten utandığımız şeyi yaptıran ,sapık fabrikalarından kim hoşnut  bilmeye  hakkım vardır  umarım. )

1980 li yılların sonunda çagdaş popilist kültürlerini sanal alemde evlerimize kazandıran batı kaynaklı gençlik kuşağı filimlerinde iki şey dikkatimi celb ederdi küçükken ,yada büyümüşken. Birincisi kolejde okuyan iki karşı cinsin  ilk görüşüp muhabbetinden sonra birbirlerine sordukları “AKŞAM BOŞ  MUSUN”  sorusu. İkincisi : şehrin  varoşlarında yaşayan insanların çekilmez hayat sahnelerinde yılgınlığını paylaşan bir dostuna “TANRIYA İNANIRMISIN DOSTUM” sorusu idi. Alman filozofun önderliğini yaptığı nihilizm( hiççilik)’in “dünya boş ; vur dibine dostum” versiyonu olarak memleketime uydurulan yukarıdaki muhabbete üniversteye gitmeden önce pek inanmazdım. Keşke hep inanmıyor olarak kalsaydım.

İslam ahlakını hiçe sayarak kullar görgülü görsün namına yapılan görgü kurallarıyla ve hadım edilmiş ideolojik sistemle her geçen gün (0) sıfırdan yani boşluktan santim santim aşağı doğru düşüyoruz  Yıkılan bir medeniyetin  kaybolmuşluk içinde yüzen kırıntıları arasındaki  çürümüşlük ve bu çürümüşlük  karşısında acz içinde yaşayıp  gitmek inanın içimi  çürütüyor. Medeniyet  saçmalığı zehrinin damarlarımıza enjekte  edilişi ve  bizimde buna  ses çıkarmayışımız; tabir  yerinde ise  uyur  gezer bir halde sadece ortalıkta!! dolaşmanın  sonu  nereye gidecek sorusu beynimi  kemiren bir  kemirgen oldu adeta. Öze  dönüş  hikayemizin  sayfalarını  yırtarak  onun  yerine  bizi terbiye ! edecek yeni oluşumları  aramak oldurmuyor  öldürüyor sadece. Bu anlamda ahlakın siyasetleştirilmesinden bahsediyor Yusuf Kaplan. (yeni şafak yazarı) Ve şöyle diyor:

Bugün siyasî ahlâk'ın olmadığından yakınıyorsak, bunun nedeni, bir ahlâk siyasetinin olmayışıdır. Türkiye gibi radikal ve tabansız bir kültür ve medeniyet değiştirme macerasına soyunan bir ülkede, ahlâk siyaseti kavramı, ahlâkçılığı, ahlâk polisliğini çağrıştırıyor; ki bu, gayet doğaldır. Çünkü kültür ve medeniyet değiştirmeye icbar edilmekten sözediyoruz. Bizatihî bu değişimin kendisi, gayr-ı ahlâkî yöntemlerle, toplumun rızası alınmadan, toplumla bir sosyal sözleşme yapılmadan, topluma rağmen yapılmış ve yapılmaya devam edilen bir değişimdir. Bu değişim sürecinde başvurulan jakoben / tepeden inmeci yöntemler, uygulanan mühendislik / toplumu dönüştürme projeleri, bu değişimin, esaslı ahlâkî sorunlarla ve açmazlarla malul olduğunun göstergeleridir.

Sonuçta, bu toplumda karşılığı olmayan, yalnızca kafa karışıklığı, kimlik çatışmaları, zihinsel ve siyasî gerilimler üreten yapay ideolojiler topluma tepeden dayatıldığı için, toplum büyük bir bocalamanın, savrulmanın, anafora tutulmuşluk hâlinin ortasına bırakıldı.

Söylenecek son söz belli: bir an önce gerçekçi çözümler bulunmaz VE KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM EDİLMEZSE DİPSİZLİĞİN DİBİNİ BULAN İLK MİLLET olarak tarih kitaplarındaki yerimizi almamız kaçınılmaz.

Saygı ve hürmetlerimle

Etiketler : , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorumlar Kapatıldı.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank