content
10 Haz

Agresif Kadının Bir Günü, Bir Ömrü…

Agresif kadın son günlerde oldukça formundaydı. Vara-yoğa, hara-güre gürlüyordu. Ne aile, ne arkadaş, hele çocukları… Hiç olmadığı kadar sinir bozucuydu. Aslında sorun: sorunların aynı günde gelmeleriydi ziyaretine. “Zaten geldi mi üst üste gelir” derlerdi ya, işte o hesap. Dünden kalma bayat bir kızgınlıktı kendine yediremediği. Eve aldığı yardımcı kadının, yersiz, dengesiz konuşmalarıyla şişmişti yüreği. Bir patlasa, etrafa saçılan lakırdıların altında ezilebilirdi her ikisi de. Haksızlığa uğramayı, haksızlık etmeye tercih ederdi; hak ettiği şeyleri söyleyememişti kadına. Zavallı ekmek parası için didinirken bir de agresif kadın onu didemezdi.

Bir daha yardımcı almamaya karar verdi. Aslında tek istediği kendine daha fazla zaman ayırabilmekti. Çalışıyordu; kazanıyordu; kazandığını kendine harcamak hakkı değil miydi? İtiraf etmesi gerekse açıkça söylerdi: ev işlerinden nefret ediyordu. Kadın olmasının ona biçtiği rolü beğenmek, benimsemek zorunda değildi. Erkeklerin tercih edebilecekleri binlerce farklı işi, seçtikleri işte dahi farklı yaşanmışlıkları olurken, kadın: aynı evde aynı tozları avlamak mecburiyetindeydi; ne yazık!

Her Salı verdiği tefsir dersine, moralsiz yüzünü maskeleyen bir tebessümle iştirak etti. Herkes gülüyordu, ondan başka herkes… Ev işleri, o işlerde kullanılan alet-edevat, gittikleri evdeki tülün koltuğa, koltuğun halıya, hatta halının avizeye uyumunun taktiri eşliğinde, aynı patatesin bilmem kaç yüzüncü farklı pişirme taktiği karışımı sohbet neticesinde, nihayet varılabilen ders agresif kadını canlandırabilmişti. Tam her şey duruldu; artık moralim yükselişe geçti derken, ani bir soruyla dağılıverdi yeniden.

“Hocam nazar var mı, yok mu” diyordu bir tanesi. Nerden çıktı bu sual diye düşünüverdi; böyle karma gruplarda vaiz dikkatli olmalıydı. Grupta ateistlikten, tasavvuf zihniyetinden

gelme şahsiyetler ikamet etmekteydi. Söz ölçülü, konular tedrici verilmeliydi bir nevi. Nazarın olmadığını direk değil, ayetler eşliğinde yumuşatarak, hafif dozlarda verirken, beklediği soru yetişti.

“Yok diyorsunuz o zaman.” Evet de, demedi hayır da. Oysa tartışma programlarında, panellerde lafı evirip çeviren, esnek ağızlı konuşmacılardan hiç hazzetmezdi. Konjonktür gereği şimdi aynı taktiği kendi de uyguluyordu; ne garip!

Belki de söylenenler doğruydu: kınamamalıydı, başına gelirdi; kim bilir!

“Peki hocam, abdestsiz Kur’an tutulur mu?” diye atıldı bir diğeri.

“Tutulmaz tabi, değil mi hocam?” diye araya girdi bir diğeri.

Bu sefer lafı çevirmedi; tutulur dedi ve ayetleri aktarmaya başlamıştı ki henüz,

“ O zaman kabir azabı da yok deyin de tam olsun,” dedi; çorbayı, Konya havzasının kanalizasyon sularıyla kirletilmiş, Tuz gölünün arsenikli tuzlarıyla bulandıran diğer eleman.

Sorgu sual melekleri sizin gibi sorular soruyorsa kabir azabı vardır derim demek istediyse de diyemedi.

“Sen onlara yumuşak davranmasaydın etrafından dağılıp giderlerdi…” ayeti belini bağlıyordu. Anlattı, dili döndüğünce ve karşısındakiler yine anlamak istediği oranda anladı.

Kafası bir dünya ayrıldı; kabir azabına, nazara inanan, Kur’anı ayın dörtte biri kesin, dörtte üçü belki tutan gruptan. Ve onlarda devam ettiler tülleri aldıkları dükkânı, kremalı kaşarlı fırında patatesi tarif etmeye. Dünya böyle bir şeydi, herkes herkese bir şeyler öğretme derdindeydi ama herkes herkesten bir şeyler öğrenme derdinde değildi; ne çelişki!

Agresif kadın, çocuklarını almak üzere okula vardığında önemli bir meseleyi sormak üzere öğretmeni çağırdı. Güler yüzüyle Öğretmen Bey kapıda belirdi. Tebessümle uzattı sağ elini. Agresif kadın anlam veremedi; örtülüydü, hacı değildi ama hocaydı, hem sene sonu gelmişti nerden peyda olmuştu bu hareket? Pozisyon resmen ‘offside’tı.

Tebessüm eşliğinde sol elini böğründe tıklattı. Fakat karşısındakinin tebessümünün yerinde yeller esmekteydi artık, cıkcıklar eşliğinde tokalaşır gibi yaparak havada kalan elini salladı.. Ve arkasını dönüp gitti; agresif kadının sorusunu, havada kalan elinin intikamını alırcasına havada bırakarak.

Burnundan soluyordu hayatı artık, yol boyu ağlamamak için ısırdığı dudaklarının acısı, yüreğinin acısıyla yarıştı. Hangisi baskın geldi bilemedi can havliyle. Bir gün içine sıkıştırdı karakterlerin hangisiydi asıl asabını delirten. Bu kadar mı üzerine gelirdi her şey. Fransızların sözü geldi aniden zihnine: “Her şey üzerine geliyorsa, belki sen yanlış yoldasındır.”

“Belki” dedi içinden, bir of çekiverdi dışından, karşıki dağların haberi bile olmadı. Salkım saçak dökülüyordu eve vardığında; zaman geçsin bu haşin gün bitsin diye deli gibi işe verdi kendini. Demek üzgün kadın iyi ev kadını oluyordu ya da bu kaide kendisi için geçerliydi; olur mu olur!

Bu deli gün bittiğinde agresif kadın da bitmişti. Uyumak istiyordu ama o denli yormuştu ki kendini: vefakâr ruhu acı çeken bedenini bırakıp gitmek istemiyordu. Bilmiyordu ki kalmak acıyı artırır, gitmek azaltırdı; kimi zaman!

Gözlerdeki heyula tükendiğinde, huzura erdi ruhu. Yeni gün yeni umut demekti. Agresif kadın mutlu uyanmaya ümitle daldı derinliklere…

Etiketler : ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorumlar Kapatıldı.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank