28 Ağu

Başarıyı hazmedemiyoruz…

Şanlı tarihimize baktığımızda, övünülecek çok da fazla bir meziyetimizin olmadığını görüp, ya büyük bir hayal kırıklığına uğruyoruz, ya da elimizdekileri döndüre döndüre, toplumsal motivasyon yapıp, moralitemizi üst seviyede tutmaya çalışıyoruz.
En çok da, tarih boyunca kazandığımız savaşlarla, yarattığımız destanlarla övünmeyi seven bir milletiz galiba. Allah’tan tarihe geçen ve biz Türklerin gurur kaynağı olan savaşlarımız var da, onlarla avunmayı sürdürüyoruz.
Gerçi zaman zaman bunun da şokunu çıkartmadığımız olmuyor, ama artık bunun gibi ufak tefek(!) kusurları da görmezden geliyoruz.
Çanakkale savaşları ile ardından verdiğimiz Kurtuluş mücadelesi, her ülkenin tarihinde olmayan gerçek bir destan. Amerika 250 yıllık tarihi içerisinde yaşadığı kuzey-güney savaşı ile belki bin taneden fazla film çevirip, dünyayı bu savaşların en küçük detayına kadar kafalarına vura vura öğretirken, bizim neredeyse 100 yıla yaklaşan bir zaman süreci içerisinde elle tutulur, adam gibi bir film çeviremeyişimiz ve bunu da dünyaya pazarlayamayışımız, yüreğimizi burkan başka bir olgu olarak dikkati çekiyor.
Kaç ülkenin başından Atatürk gibi bir dahi geçmiştir bilmiyorum, ama bildiğim bir şey varsa, böyle bir dahi Amerika’da olsaydı, eminim ki kutuplardaki eskimolardan, Afrika’daki pigmelere kadar bilmeyen toplum bulunmazdı diye düşünüyorum.
Bu savaş ve kahramanlık övünmelerimizin dışında, bilimle, sanatla, sporla ya da ne bileyim sosyal bir takım olaylarla övüncümüz o kadar az ki, bu konuda ne kadar geride kaldığımız da ortada.
Ya Amerika’da, ya da Avrupa’da kişisel başarıları ile dünya üzerinde söz sahibi olan birkaç bilim adamımıza da dört elle sarılıp, onları bu ülkenin milli değerleri olarak göstermekten bile aciziz.
Zaten, hepi topu bir elin parmakları kadar olan bu insanlarımızı da zaman zaman ülkemizden kaçırmak için de elimizden geleni yapmaya da sanki özel bir gayret sarfediyoruz.
Biz galiba başarıyı hazmedemeyen, kabullenemeyen bir toplumun bireyleriyiz!..
Başarıyı kıskanan, başarılı insanları karalayan, onların yakaladıkları başarıya ulaşamayınca da onları yerin dibine batırmaya çalışan bir toplumuz sanki.
Olmadık dedikodularla, olmadık karalamalarla, olmadık hakaretlerle ya kaçırıyoruz, ya da kendi ülkesine dönmesini engelliyoruz. Ardından da, “Bu ne biçim Türk yahu?” diye hiç de haketmediği bir sitemde bulunuyoruz.
Umarım bu yazdıklarım 301’e takılmaz, ama tüm bunları hakaret olarak değil, özeleştiri olarak alırsak, nerelerde ne yanlışlıklar yaptığımızı görmemize daha fazla imkan buluruz diye düşünerek, dile getirmeye çalışıyorum.
Şöyle çevrenize bir bakın bakalım. Ne kadar başarılı biri varsa, mutlaka onu karalamaya, onun başarılarını yok etmeye yönelik yüzlerce de insan göreceksiniz etrafında.
Yalan diyen varsa da, çıksın bana izahını yapsın lütfen.
Adam yöneticidir, bir şirketin başına getirilir, kafası çalışıyordur, ufuk çizgisi sınırsızdır, gelişmeye açıktır, teknolojiyi kullanıyordur ve bunun yanı sıra akıl ve mantığı ile yönetimini üstlendiği şirketini zarardan belki de büyük kârlara ulaştırmıştır…
Ama hemen dedikodu çarkı işlemeye başlar. Haa bunu da en çok ya ondan önceki başarısız yöneticiler, ya da onun yerinde gözü olan kabiliyetsiz ve çapsız kişiler yapıyordur.
Aman Allah artık ne dedikodular, ne karalamalar uydururlar ki, akıllara ziyan.
Benzer şeyler kamu yöneticileri için de geçerlidir. Adam belediye başkanı olmuştur, ama belediye başkanlığını rutin önüne gelen evrakları imzalayıp, günü doldurmak için değil de iline, ilçesine, beldesine hizmet etmek için yapıyordur.
Koltuğunda boş boş otursa, başkanlığı sonunda ne başı ağrır, ne de herhangi bir sıkıntı duyar. Üstüne üstlük birkaç kişiyi işe aldı, birkaç kişinin işini halletti diye ikinci kere bile seçilme şansı yüksek olur.
Fakat, yok çok çalışıyor, akıl ve mantığını kullanıp yatırıp üzerine yatırım yapıyorsa yanı gülüm keten helva. Hakkında yolsuzluktan, suiistimale kadar neler neler uydurulur ki havsalanız şaşar kalır.
Tüm bunları ülke yönetiminden, en küçük yönetim birimi olan mahalle yönetimine kadar, en büyük kamu kurumundan, en küçük şirkete kadar düşünebilirsiniz.
Yeter ki, o şirkette çalışan en az 2-3 kişi olsun. Bu kadarı bile karalama yapmak için yeter bizim için.
Her sektöre de uyarlayabilirsiniz bunu. Sanmayın ki, bazı sektörler bu durumdan ayrıdır. Aksine, adli sektörden, sağlık sektörüne kadar aklınıza gelebilecek her sektörü rahatlıkla işin içine katabilirsiniz.
Ne avukatlar birbirini sever, ne doktorlar. Ne gazeteciler birbirini sever ne de taksiciler!.. Hepsi birbirinin kuyusunu kazmak için olmadık bir yarış içerisindedir.
Amma iyi de rol yaparız haa… Karşı karşıya geldiğimizde, “Aaa, nerelerdesin yahu? Seni ne kadar özledim” diyerek bir de yalan kıvırma makinesine de dönüşürüz anında.
Adam hayatı boyunca suya sabuna dokunacak tek bir satır yazmamıştır, yazılarının büyük çoğunluğu kuşlar, böcekler, aşklar üzerinedir, fakat kendini bir anlatır ki, sanırsınız dünyanın en haşin gazetecisi!..
Preh preh preh diye bıyıkaltı gülmeye çalışırsınız, bu kez de bozulur, arkasını döner gider.
Yahu biz ne kadar birbirimizi olmadık şekilde yağlamaya meraklı milletmişiz diye kendi kendinize hayıflanırsınız, çünkü küçücük bir tepki bile karşınızdakini sizden kaçırtmıştır.
Başarılıya yeterince değerini vermediğimiz gibi, başarısız da olmadık şekilde bu başarısızlığının karşılığını övgü olarak almak ister.
Hep bahsediyorum, rahmetli Sakıp Sabancı başarılı insanları, sağlıklarında ödüllendirmeden yana bir durum geliştirmişti. O zamanlar ne kadar yadırganmıştı rahmetli hatırlıyorum da. Çünkü, biz insanlar öldükten sonra methetmeye alışmışız yaaa!..
Ama o bundan yılmadı ve daha yaşarken heykellerini yaptırıp, en başta kendi evinin bahçesine koyarak örnek oldu.
Ne yazık ki, onun ölümüyle de bu ilke rafa kaldırıldı. Sadece başarılı olanlarımızı televizyonlara çıkartıp, birkaç soru sorup, “Bu başarıyı nasıl yakaladınız?” diye sorular sormak, o insanımızla övünmemizin tek yolu oluyor.
Taa ki, yine aynı insanımızın bir başka başarısını görene dek. Öyle ya, bizde başarılı insanlar bir kere başarıyı elde etmeyle değil, sürekli başarılı olmakla yükümlüdür adeta…
Hiç unutmuyorum zakkum ile kanseri tedavi ettiğini öne sürerek o günlerde medyada bir hayli yer alan ve adını da “Zakkumcu Ziya”ya çıkarttığımız bir genel cerrah olan doktorumuz vardı, Ziya Özel isminde.
Adamcağız, televizyonlarda buluşunu anlatmak için göbeğini çatlatmıştı da, o günlerde ne kadar bilim çevresi varsa, hepsi adamla “Böyle bir şey olamaz” diye adeta dalga geçmişti.
Yılmadı, mücadelesini epey bir müddet sürdürdü. Ancak buluşuna başta Sağlık Bakanlığı karşı çıktı ve araştırıp, inceleme gereği dahi duymadan, neredeyse bir aforoz etmedikleri kalmıştı.
Sonunda baktı kendi ülkesinde hiç kimse, kendisini dinlemiyor, anlamıyor, o da kendisine sahip çıkacak bir yer arayışına girdi. Ve, bizim bu bilim adamımıza Amerika sahip çıktı.
Ona çeşitli imkanlar tanıyıp, buluşunu daha da geliştirmesi için fırsatlar yarattı. Bu imkanlar karşılığında da ilacını yapmasını sağladı.
Ya şimdi ne oldu? Patentini Amerika’ya verdiği bu buluşu olan kanser ilacı, başta Amerika olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde satılıyor.
İşte, biz böyle bir ülkeyiz. Kendi değerimizi neredeyse altın tepsi içerisinde bir başka ülkeye kaptıracak kadar cömertiz.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün tabii ki. Hem de her sektör için. En son ünlü piyano kompozitörü Fazıl Say’ı yine bu ülkeden kaçırtmak için bir kez daha var gücümüzle çabalıyoruz.
Oysa, ona kucak açacak o kadar çok ülke var ki.
Evet, işte biz böyle bir milletiz galiba.
Elinden hiçbir iş gelmeyenleri tepemize taç yapar, onları göklere çıkarırken, başarılı olanların da bu başarılarını kıskanıp, paçalarından aşağıya çekiyoruz.
Böyle başka bir toplum var mıdır acaba?

28 Ağu

Devlet vatandaşını kandırır mı?

Devletin, asli görevi vatandaşının en başta can ve mal güvenliğini sağlamak, daha sonra da onun eğitiminden, sağlığına, rahat ve huzuruna kadar her türlü önlemi almaktır.
Bunu bilmeyen yoktur herhalde.
Devlet, vatandaşı için vardır ve vatandaşı olmayan da devlet yoktur. Devletin oluşum amacı budur.
Ne yazık ki, bizim ülkemizde hâla Osmanlılığın kul-tebaa ilişkisi aynen geçerliliğini koruduğu için, vatandaş devleti için vardır felsefesi de alabildiğine hükmünü sürdürmektedir.
Sanıyoruz ki, devlet olmadığı zaman vatandaş da olmayacak. Böylesine bir açmazın pençesinden kendimizi bir türlü kurtaramadık.
Bakın, iktidar bir sosyal güvenlik yasası hazırladı. Bu yasada, eskiye göre birçok değişiklik yapıldı.
Kabul etmez lazım ki, kimisi son derece olumlu değişiklikler olurken, kimisi de yine IMF’nin ve AB’nin dayatması ile bizim ülke gerçekleri ile hiç de uyuşmayan değişiklikler olarak kamuoyuna yansıdı.
Gelişmiş ülkelerde ortalama 4-5 sigortalı çalışan bir emekliye bakıyor olarak kabul edilirken, bu durum bizim ülkemizde 1-2 çalışan olarak biliniyor.
Doğruyu söylemek gerekirse, böylesine bir abukluğun altından kalkmak da kolay değil. Gerçi bunun sorumlusu olarak şimdiki iktidarı göstermek de yanlış. Zamanında, Hazine’ye para bulmak adına 35-40 yaşlarında, “süper emeklilik” adı altında binlerce kişi erkenden emekli edilip, daha sonraki yıllarda yaz-boz tahtasına çevrilen emeklilik olayları, bugünlere gelinmesine de neden oldu.
Düşünebiliyor musunuz, bir kişinin 40 yaşında emekli olduğunu kabul ederseniz, Allah da ömür verip 80 yaşına kadar yaşadığında, 40 yıl emekli maaşı alacak!.. 20 yıl prim öde, 40 yıl maaş al.
Buna Karun hazinesi dahi dayanmaz.
Emeklilik sisteminin böylesine yozlaştırılmasında bu sistemle oynayan başta zamanın başbakanı Süleyman Demirel olmak üzere, o dönemlerin iktidarları suçlu tabii ki.
Bir de, her geçen gün çıkmaza giren sosyal güvenlik sistemine zamanında müdahale etmeyen ve ancak en son noktada, artık başka çare kalmayınca el atan günümüz iktidarının da hiç kabahati yok diyemeyiz.
Sosyal bir kangrene dönen bu sisteme zamanında neşter vurmayı becerebilselerdi, bugünlere gelmemiz de söz konusu olmazdı.
Hepimiz biliyoruz ki, ülkemizde kaçak işçi çalıştırılması çok yaygın bir uygulama. Bunun en başlıca nedenleri de, çalışma kanunlarından kaynaklanıyor.
Bir söz vardır, “devlete elini kaptırdın mı, kolunu kurtaramazsın” diye. Çok doğru. Bir kere herhangi bir nedenle devletin bir kurumuna kaydınızı yaptırdığınızda, kurtuluşunuz yok demektir.
Kümestesi kaz örneği, artık sizin peşinizi asla bırakmaz devlet. Ülkede, kayıtlı ekonominin iki katı büyüklüğünde kayıtsız ekonomiden bahsedilirken, onlarla uğraşmak zoruna gittiğinden, daha doğrusu uğraşamadığından, sürekli kümese giren kazları yolmakla uğraşır. Bu nedenle de yüzde 40′larda seyreden kurum vergilerinden, gelir vergisine, yüzde 20′lerde seyreden sigorta primlerine kadar, hep bu kümesteki kazlardan toplar.
Diğerleri ise yani kayıt dışı ekonomide yer alanlar ne vergi, ne prim ödemedikleri için hem devlet eliyle haksız bir rekabetin en önemli aktörü durumuna dönüştürülür, hem de kayıtlı ekonomi içerisinde yer alanların batmalarına, yok olmalarına neden olur.
Şimdi burada kabahat, devlete kaydını yaptıranın mıdır, yoksa devletin denetimsizliği midir?
Kararını siz verin!..
En son uygulama ise yeni sosyal güvenlik kanunu çerçevesinde, emeklilik yaşının ileriki yıllarda 65′e çıkarılması nedeniyle, herkesin çoluğunu çocuğunu sigortalı yapması…
Her zaman dediğimiz gibi böylesine bir uygulama ancak bizim ülkemizde olabilir.
Nisan ayının bilmem kaçına kadar sigorta yaptıranlar eski uygulamadan yararlanacak diye, medyada program üstüne programlar yapılırken, vatandaş da ne yapsın, eşikteki beşikteki çocuğunu da ama reklam ajanlarında, ama bir başka kuruluşta parasını bastırıp sigortalı yaptırdı.
“Ben yandım, çocuğum yanmasın” düşüncesinden hareket eden yüzbinlerce aile, hem devlete hem de çocuklarını sigortalı yapan kuruluşlara, milyarlarca lira para ödedi. Hatta, çocukların sigortalı olmasından dolayı devletin elde ettiği gelirin birkaç katını sigorta yapan kuruluşlar aldı.
Bu yaklaşık iki ay boyunca, tüm kamuoyunun gözü önünde gerçekleşti.
Çarşaf çarşaf listeler verildi eski adıyla SSK, yeni adıyla SGK müdürlüklerine.
Türkiye’de bu ilk 6 ay içerisinde bir milyon 700 bin kişi sigortalı kapsamına girmiş. Bunun da bir milyon 500 binini çocuklar oluşturuyormuş!..
Günaydın derler insana.
Sen, bunlar sigortalı yapılırken, sesini çıkartmayacaksın, tıkır tıkır paraları toplayacaksın, bütçendeki bir yamayı tıkamaya çalışacaksın, ondan sonra da, işin geçtikten sonra, bunu yapanları cezalandıracaksın!..
Böyle bir mantık olabilir mi?
Neden daha müracaat aşamasında bunları söylemiyor, gerekli açıklamaları yapmıyorsun?
Çünkü işine gelmiyor… Para daha tatlı geliyor.
Sonra da, açıklamada bulunup, bu tür çocuklarını sigortalı kapsamına aldıranları araştıracağını, uygun olmayanları sileceğini belirtiyorsun, devlet olarak!..
Peki, daha işin başında son derece haksız bir rekabete yönelik bir ortam yarattığını görmüyor musun? Parası olan çocuğunu sigortalı yaptırdı, olmayan yaptıramadı!.. Yaptıramayanın ne günahı var. Parasız olmak, hukuk önünde eşitsizliği mi yaratıyor?
Kaldı ki, çoluk çocuğunu devlete prim ödeyerek, erken emekli olsun diye sigorta yaptıranlara, ödedikleri paralarını geri verecek misiniz? Yoksa, üstüne üstlük, size göre yasal olmayan bir girişimde bulundukları için daha da cezalandıracak mısınız?
Sanırım cezalandıracaksınız. Paranın yüzü sıcaktır derler ya, bunlar da nasıl olsa bir anlamda kümese girmiş kazlar örneğindeki gibi, böylesine bir suç işledikleri için(!) bir o kadar daha devlete para ödesinler de, hem Hazine’ye gelir kaydedilsin, hem de cezalarını çeksinler!..
Tabii bir milyon 500 bin çocuk için reklam ajanslarına ödenen açıktan paralar da işin cabası… Onlar da gitti gider artık.
Devlet, “öderken bana mı sordunuz?” diyerek işin içinden sıyrılır. Kazığı yiyen de, yediğiyle kalır.
Diyoruz ya, böylesine bir uygulama ancak bizim ülkemizde yaşanır. Devlet eliyle vatandaş nasıl tokatlanılırın en somut örneği…
Başka söze hacet var mı?
……………………………..
HER CUMARTESİ-PAZAR KIYAMET KOPUYOR
Yıllardır yazıyoruz, sanırım daha yıllar yılı da yazacağız, cumartesi-pazar günleri Bandırma cadde ve sokaklarında kopan kıyameti.
Malum, yaz mevsimi düğün mevsimidir.
Sünneti var, nişanı var, düğünü var.
Eh bunu da vatandaşa duyurmak var!..
En kolay yolu da, oluşturursun 10-15 araçlık bir konvoy, dolaşırsın Bandırma cadde ve sokaklarını kornaları bağırttıra bağırttıra…
Yaşlısı varmış, hastası varmış, gece çalışıp, gündüz istirahat etmek zorunda olanı varmış, hiç kimsenin umurunda bile değil!..
Önemli olan, çocuğunun pipisini kestirecek olan anne-babanın ya da evlenecek olan gelin ile damadın o anki mutluluğu…
Haa, bir de yasak böylesine gürültü yapmak iyi mi? Ama ne yasağı dinleyen var, ne de uygulayan!..
Onlarca araçlık konvoy, polisin de, zabıtanın da, emniyetin de belediyenin de, hastanenin de önünden bağırttıra bağırttıra geçiyorlar da, ne oluyor diye dönüp bakan dahi yok!..
Doğal olarak, bundan cesaret alanlar kornalarına daha farklı bir keyifle basıyor, daha farklı bir zevkle gürültü çıkartmaya büyük özen gösteriyor.
İyi de, sen eğleneceksin diye, benim günümü rezil etmeye ne hakkın var?
Ama bunu düşünen yok…
Sonra da toplum olarak birbirimize saygımızın olmadığından söz ederiz. Hadi canım sizde!..

28 Ağu

Kanunlar neden farklı yorumlanır?

Yıllar önceydi… Sabah saatlerinde, telefonum çaldı… Açtım, karşımda tok bir ses;
“Yazıişleri Müdürü ile mi görüşüyorum?..”
“Evet buyrun, benim. Nasıl yardımcı olabilirim?” diye karşılık verdim. Karşımdaki kendini tanıttı. Çevre ilçelerden birinin Cumhuriyet savcısı…
Gazetemizde o gün yer alan ve bir öğretmenin, bir öğrencisine yaptığı şiddeti içeren bir haber ile ilgili aradığını, bu konuda soruşturma açacağını ve böyle bir haberi nasıl olur da gazetede çıkarttığımı sordu.
Gerçekten çok şaşırmıştım. Böylesine bir habere, böylesine bir tepki olabileceği hiç mi hiç aklıma gelmemişti.
Haberin içeriği de kısaca, bir öğretmen saçını uzun bulduğu bir öğrencisinin kafasını elindeki makas ile öylesine bir kırpıyor ki, çocuk ancak sıfır numara tıraş olmayla kafasında öğretmeninin yaptığı şekilde kurtulabilecek bir hale geliyor…
Ayrıca, ilköğretim okulu öğrencisi o küçük çocuğun, öğretmeni aracılığı ile arkadaşlarının arasında düşürüldüğü travmatik durumu düşünün. Bir yanda alay konusu olurken, bir yanda da sıfır numaraya vurdurmak zorunda kaldığı başı ile aylarca arkadaşlarının maskarası olmayı sürdürecek.
Böylesine salakça bir cezayı öğrencisine reva gören bir öğretmen, benim nazarımda öğretmen olamaz. Aslında böylesine aptal, cahil ve geri zekalı birini de nasıl öğretmen yaparlar, orası da ayrı mesele!.
Doğal olarak öğrencinin velisi de, çocuğuna öğretmeni tarafından yapılan böylesine salakça bir cezanın hesabını sormak için okula geliyor ve yine doğal olarak kendini son derece haklı bulan öğretmen, bir de öğrencinin velisini fırçalıyor…
Bu da basına aksediyor ve haber olarak da hem gazetemizde, hem de Türkiye’nin en büyük gazetelerinin birinin bölge ekinde yer alıyor.
Haber olarak son derece ilginç bir haber olduğu su götürmez bir gerçek. Hem böylesine rezil bir yöntem uygulayan öğretmeni kamuoyuna duyurmak, hem de herkese ders olması açısından gerçekten çok güzel bir haber…
Ammaaaa!.. Kanunen böyle değilmiş meğerse!..
Biz, bir öğretmeni kamuoyunda nasıl böylesine küçük düşürebilir, onun kişilik hakkı ile oynayabilir mişiz?
Yani kanun, uygulayıcısı aracılığı ile bize demeye getiriyor ki; “Öğretmen, öğrencisine istediği şiddeti istediği gibi uygulayabilir. Bu onun en doğal hakkıdır. Ama sen basın olarak böyle bir durumu kamuoyuna duyurduğun an, senin canına okurum!..”
Yanlış anlaşılmasın, ben değil, beni arayan savcı bey bunu münasip bir dille bana anlattı. Kelimesi kelimesine olmasa da, benzer cümlelerle hem de…
İşin ilginç tarafı, aynı haber aynı gün dediğim gibi büyük bir gazetenin bölge ekinde ve hem de çok ağır bir başlıkla yayınlanmıştı.
Savcı beye bu durumu hatırlatıp, “Peki bu gazete hakkında da soruşturma açmayı düşünüyor musunuz?” diye sordum.
Hayır düşünmüyordu!.. Onu da, gazetenin yayınlandığı ildeki basın savcısına bırakıyordu. Onlar açmalıymış, kendisinin görevi değilmiş!..
Oysa, bu gazete bulunduğu ilçede de satılıyordu!.
Yani, istese kendisi de dava konusu yapabilirdi. Bunu hatırlattığımda ise bozularak, “Biz kendi bölgemizdekilerle ilgileniyoruz” karşılığını verdi.
Hatta konuşma aralarında o büyük gazete ile uğraşmak istemediğini de satır arasında söyleyiverdi.
Haklıydı aslında!.. Öyle ya, koskoca bir yaygın basında yer alan bir gazete ile uğraşacağına, yerelde yayınlanan küçük bir gazeteye soruşturma açmak çok daha kolaydı…
Bu kez ben de böyle düşünüp düşünmediğini sordum. Çaktırmasa da, bu şekilde düşündüğünü anladım. Evet, çekiniyordu aslında.
Daha sonra bir hayli konuşup, böylesine bir soruşturmanın sonunda çok fazla bir şey çıkamayacağını, olayın haber değerinin gerçekten çok ilginç olduğunu ve bilirkişinin de büyük bir ihtimalle bizim görüşümüz doğrultusunda karar verebileceğini söyleyerek, belli bir uzlaşmaya varmış, kendisi de bu sefer uyarıda bulunmakla yetinmişti… Sağolsun.
Bu konuya nereden geldiğime gelince…
Son aylarda, Balıkesir ilinde yayın yapan yerel gazetelerin muhabirleri, sorumlu müdürleri sık sık basın savcısının ardından da hakim huzuruna çıkar oldular.
Neredeyse, her yaptıkları haber soruşturma konusu olur duruma dönüşmüş.
Onlar önce savcı, ardından da hakim huzuruna çıkmaktan bunalmış durumdalar.
Haa bir de 2 milyar peşin yatırmaları durumunda davanın açılmayacağı da belirtiliyormuş kendilerine.
Düşündüm de, bu konuda bizler yani Bandırma basını gerçekten çok şanslıyız.
Yani, bizimle ilgili cumhuriyet savcıları, yaptığımız haberlere, yazdığımız köşe yazılarına, gerçekten son derece geniş bir perspektiften, demokratik olgular doğrultusunda bakıp, Balıkesir’dekiler gibi değerlendirmelerde bulunmuyorlar.
Aslında böylesine anlayışlı bir demokratik ve hukuk yapısına sahip olduğumuz için kendimizi diğer il ve ilçelere göre daha ayrıcalıklı sayabiliriz.
Her ilçeye böylesine bir ayrıcalık tanınması mümkün olmadığı için, bizim de bu değerin kıymetini bilmemiz gerekir diye düşünüyorum.
Tabii, bizim de aramızda gerçekten kanunlarda yer alan yasaklara karşı çıkacak yazı yazanlar da yok değil. Onlar da zaten hesabını veriyor.
Öte yandan, uzun yıllardır bu mesleğin içerisindeyim, ama bir türlü akıl erdiremediğim konulardan biri de, yaygın basın ile yerel basın arasında, aynı kanunların neden farklı bir şekilde yorumlanarak, tatbik edildiğidir…
Oysa ki, herkes kanunlar karşısında eşittir, ama yaygın basın, yerel basın yanında, kanunlar karşısında daha bir eşit oluyor anlaşılan!..
Onlara hayatta tatbik edilmeyen bir takım kanunlar, her nedense yerel basına gelince, alabildiğine tatbik edilir oluyor.
Hani kanun adamları eliyle, yerel basında çalışan arkadaşlarımız, ister istemez ikinci sınıf insan muamelesine tabii tutulur bir duruma düşürülüyor.
Yine geçtiğimiz günlerde Balıkesir Gazeteciler Cemiyeti’nin, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile birlikte organize ettiği ve yerel basının sorunlarını içeren bir seminerde, basın konusunda en yetkin kimlik olan Avukat Fikret İlkiz’in söyledikleri de çok dikkat çekiciydi.
Sayın İlkiz, yerel basın mensuplarının, sürekli olarak kendilerini anlatmak durumunda olmasını öneriyordu.
İyi de bu anlatma olayı nereye kadar devam edecekti. Üstelik 3-4 yılda bir değişen kadrolar karşısında bu anlatma yeterli olabilecek mi?
Neden, sürekli gelişim seminerleri düzenlenerek, artık ülkemizde de yerel basının demokrasinin bir unsuru olduğu ve gelişmesinde son derece önemli katkıları olduğu anlatılmaz peki?
Örneğin, bugün Cumhurbaşkanı’ndan, başbakanına, hatta ve hatta en son kararından sonra Anayasa Mahkemesi Başkanı’na kadar hemen hemen her kişi ve kurum eleştiri sınırları içerisinde eleştirilebiliniyor.
Biri Türkiye Cumhuriyeti’nin en tepe noktasındaki kişi. Yani cumhurun başı…
Diğeri de, hukukun en tepe noktasındaki kişi…
Yaygın basında, tüm bu kurum ve kurumların başındakiler kararlarından dolayı eleştirilebiliniyor.
Ancak, gelin bunu yerel bir basın organında, bulunduğunuz ilçenin savcı ya da hakimine yönelik olarak yapın bakalım!.. Yapabilirseniz.
Her nedense, bizde özellikle bizim gibi ilçelerdeki kanun adamları, kendilerini eleştirilemez boyutta görmektedir.
Verdikleri ya da aldıkları kararların kesinlikle eleştiri sınırları dışında tutulmasına özen gösterirler. Aksi takdirde, ellerindeki mevcut gücü hiç çekinmeden kullanma pozisyonunu da uygularlar.
Ama unutulmamalıdır ki, ülke genelinde meydana gelen birçok olayın kamuoyuna duyurulmasında yerel basın mensuplarının çabası da gözardı edilmemelidir. Onlar sayesinde, birçok olay gündeme yansımaktadır.
Ne diyelim, demokrasi mücadelesinde özellikle yerel basın mensuplarının üzerine çok daha fazla görev düşmektedir. Bizler de en gerçekçi şekilde bu görevi yerine getirmek zorundayız artık…

28 Ağu

Fırsatçılık genlerimize işlemiş!..

Her ramazan ayında yaşananlar ne yazık ki, birkaç gün sonra hep birlikte yaşamaya başlayacağımız ramazan ayında da tekrarlanmaya hazırlanıyor!..
Nedir bu yaşananlar derseniz, başta gıda ürünleri olmak üzere, ramazan ayında en çok tüketilen tüm ürünlere, neredeyse yüzde yüze ulaşan zamlar, tabii ki… Başka ne olabilir ki?
Malum, Ramazan ayı bizim için, yani İslam alemi için en kutsal aydır. Bu ayda tüm İslam alemi, İslam’ın şartlarından biri olan oruç tutmayla mükellef olduğu için de, sahur ve iftar vakitlerinde herkes kesesine göre en güzel yemekleri yemeye büyük özen gösterir.
Böylesine kutsal bir ayda, yardımlaşma en üst boyutlara da ulaşır. Olan, olmayana vermek için adeta bir yarış halindedir. Bu ayda, fakir fukara, garip guraba gözetilir, başta gıda ve yiyecek olmak üzere her türlü yardımda bulunmak için herkes özel bir gayret sarfeder.
Ramazan ayının özelliğinden dolayı, bu ayda gıda ürünlerinin satışı da artar. Herkes eskiden kalma bir alışkanlıktan kaynaklanan bir içgüdüsel refleksle, ramazan öncesi evine toptan gıda almaya özen gösterir.
Yine bu ayda yukarıda da belirttiğimiz gibi başta yardım kuruluşları, belediyeler olmak üzere hayırsever vatandaşlar, ihtiyaç sahiplerine yine gıda yardımı yaptığı için, satışlarda bir patlama yaşanır.
Keza yine, başta belediyeler olmak üzere, bir takım yardım kuruluşları da, bu ayda iftar çadırları kurup, iftar yemekleri verdikleri için, gıda ürünleri kilo ile değil artık, çuval ya da teneke ile alınmaktadır.
İşte, böylesine kutsal bir ayda, gıda ürünlerinin satışları birkaç misli artmaktadır ve bu ayı fırsat bilen toptancısından perakendecisine kadar, bu ürünleri satanlar, her ramazan ayı öncesi sattıkları ürünlere yüzde yüze yakın zam yapmayı da ihmal etmezler.
Nerede olmaktadır bu fırsatçılık?
Nüfusunun yüzde 99,9’u Müslüman olan, yüzde 99,9’u da Türk vatandaşı olan ülkemizde… Yani cennet vatanımız Türkiye’de…
Müslümanlığı, Allah’a inanmak, sadece O’na ibadet etmek ve O’nun koyduğu kurallarla yaşamak olarak kabul edenlerin ülkesinde!..
Ki, yardımlaşmanın en başta gelen bir dinin mensupları olan gıda toptancısından perakendecisine kadar olan bir kesim, kendi dininden, kendi ırkından, kendi dilinden olan insanları kazıklamak, onların sırtından haksız kazançlar elde etmek ve böylesine kutsal bir ayda servetlerine servet katmak için fırsatçılık yapıyor!..
Eminim ki, böylesine adi, böylesine şerefsiz, böylesine namussuz, böylesine alçak olan bu fırsatçılar, ramazan ayı boyunca oruç tutup, belki beş vakit namaz kılıyor, belki de her akşam teravih namazlarına gidiyorlardır…
Ve, bu adi şerefsizler, haksız yere elde ettikleri kazançlarını da göbeklerini kaşıya kaşıya ya kasalarında, ya da bankalarda istifliyorlardır.
Şimdi, bunların müslüman olduğunu, bunların Türk olduğunu, bunların inançlı olduğunu, bunların geleneklerine bağlı bir milletten olduğunu kim iddia edebilir ki?
Böylesine bir fırsatçılık, ne yazık ki sadece bizim ve bizim gibi olan ülkelerde oluyor!..
Hem de mübarek Ramazan ayında!..
Haa tabii, şu da var ki, normal zamanda 200 YTL’ye aldığınız küçük baş bir kurbanlık da, Kurban Bayramı’nda 400-500 liraya çıkıyor.
Bu da yine bizim gibi bir müslüman ülkede yaşanıyor, değil mi?
Desenize, biz çok değişmişiz!.. Yardımlaşma yerine kazık atmayı, birbirimizi kandırmayı, fırsatçılığı daha ön plana almışız!..
Ve bunları yapanların büyük çoğunluğu da, emin olun ki, Müslümanlığı kimseye bırakmayanlardır…
…………………………….
Sadece gıda ürünleri satışında mı yaşıyoruz bu fırsatçılığı sanki?
Emin olun, yediden yetmişe, erkekden kadına, artık genlerimize işlemiş hepimizin.
Her türlü olayı, kendi menfaatimize yönelik bir fırsatçılık anlayışı içerisinde değerlendirmeye büyük özen gösteren bir toplum olmuşuz.
Hiç kimse de kalkıp, kendimizi methetmeye kalkmasın. Yaşadıklarımız ortada işte.
Üstelik, camilerde verilen vaazları da dinleyen bir toplumuz güya!.. Orada vaaz edilenlerin tersini uygulamaya ne kadar özen gösteriyormuşuz meğer!.
Bakın, İstanbul’a gittiğimde, Yenikapı’da hızlı feribottan inip de, elimde valiz ya da bavul varsa, bindiğim taksinin şoförü, gideceğim yere en uzak yollardan götürmeye büyük özen gösteriyor.
Genellikle Şişli tarafına giderim ve her zaman, en kısa güzergahtan en fazla 15 YTL tutar. En kestirme güzergah yerine en uzak güzergahtan götürdüğünde ise bu 25-30 YTL’ye çıkmaktadır. Ben de bazen hiç sesimi çıkarmam ve ineceğim zaman çıkarır 15 YTL veririm. Doğal olarak da şoför itiraz eder. Kendisine “Bak kardeşim, şu güzergahtan gelseydin, ki ben her zaman o güzergahtan gelirim, buraya kadar 15 YTL tutar. Ama senin canın beni gezdirmek istediyse, bunun bedelini de ben ödeyecek değilim… Bu güzergahın hakkı bu kadardır. Almak istemiyorsan, hadi birlikte polise gidelim, sorunu polisin önünde çözelim…” derim.
Kimisi hiç sesini çıkarmadan 15 YTL’yi alır, kimisi de biraz söylenir, bakar ki üstü gelmeyecek, istemeye istemeye durumu kabullenmek zorunda kalır.
Söylemek istediğim şu aslında, bu şoförlerin hemen hemen tamamın İstanbul’un dışından gelip, bu büyük kente yerleşenler… Ve, doğma büyüme bir İstanbullu olan bana da kazık atmayı kendilerinde bir hak olarak görüyorlar.
Zaman zaman yolda sohbet ederek geliyorum bu şoförlerle… Maşallah hepsi de dürüstlük, fazilet ve namus abidesi… En küçük ödün vermiyorlar!.. Anlattıklarından gurur duyuyorsunuz!.. Ama iş hesaplaşmaya, yani para ödemeye gelince, ne mal oldukları meydana çıkıyor.
Düşünün, kendi canından, kendi kanından, kendi dininden, kendi ırkından olan birine böylesine bir namussuzluk, böylesine bir adilik ve şerefsizlik içerisinde olan insanlar, yabancıya neler yapmaz?
Turisti yolunacak kaz gibi gören böylesine bir zihniyet, kendi üç-beş kuruş avantasına bakarken, ülkeye verdiği zararın ne kadar büyük boyutlarda olduğunu anlayamazlar bile… Anlasalar ne olacak ki!
Almanlar, ülkemize bir Türk ile bir Alman’ı gönderip peşlerine gizli kamera takmışlar… Aynı şeyleri her ikisi de farklı zamanlarda almış, sonunda Türk olana 5 lira olan Alman’a 5 euroya satılmış!..
Ne yazık ki, biz böyle bir millet olmuşuz iyi mi?!!

28 Ağu

Ha tabanca… Ha araba!…

Sabah haberlerini gazete başlıklarından okuyup, ilgi çekici olanların da spotlarını okuyan sunucu, bir haberin üzerinde duruyor…
3.4 promil alkollü (yani 340 promil de denilebilir) bir sürücü, durakta bekleyen bir anne ile birlikte 4 yavrusuna çarparak, ölümüne neden oluyor.
Haberi okuduktan sonra, sunucunun yorumu gerçekten çok ilginç!.. Diyor ki; “Ne olacak, en fazla 3-5 ay içeride yatar, sonra tekrar aramıza karışır…”
Evet, ne yazık ki, halkın düşüncesini dile getiriyor haberin yorumunu yaparken… Hem de Türkiye’nin en çok izlenen bir kanalında.
Kim itiraz edebilir böylesine bir değerlendirmeye? Ya da kim hayır diyebilir? Tabii ki hiç kimse!..
Benim, onun, başkasının kafasındaki düşünce de aynı çünkü. Bunu da durdur yerde söylemiyoruz ki, yaşananlardan, yapılanlardan, uygulamalardan dolayı söylüyoruz.
3.4 promil alkol, insanın tamamen melekelerini, düşünce yetisini, kavrama ve algılama yeteneklerini kaybetmesi anlamına geliyor ki, böyle bir durumda direksiyon başına oturmanın, teammüden adam öldürmekten ne farkı vardır?
Haa eline silahı alıp, rast gele ateş etmişsin, ha direksiyon başına oturmuş, halkın arasına dalmışsın. Her ikisi de bir…
Ama tabii kazın ayağı öyle değil bizim ülkemizde. Belki çok klasik bir örnek olacak, ama biliyorsunuz bir tepsi baklama çaldı diye 10 yıla mahkum ettiğimiz küçücük çocukların yanında, arabasıyla nişanlı bir çifti öldüren sürücüyü yatırmadan çıkarttık. Hatta bir genç kızı arabasını emniyet şeridine çektiği halde, arkadan çarpıp kaçan sürücüyü bile serbest bırakmak için ne mücadeleler verildi!..
Çok uzağa gitmemize de gerek yok aslında bu konuda… Hepimiz biliyoruz ki, geçtiğimiz aylarda bir benzeri de Bandırma’da yaşandı.
Bandırmaspor’un teknik direktörlüğünü yapan, eski futbolcu Erdi, Edremit dönüşü kulüp binasından arabası ile şehir içine gelirken, yol kenarında arabası bozulan bir gence çarpıp öldürmüştü…
Saatler sonra yakalandığında da yapılan ölçümlerde çok yüksek oranda alkol aldığı belirlenmişti. Sanırım ya 340 ya da 320 promil alkollüydü. Ki, kaza anında yakalanmış olsaydı, söylendiğine göre 400 promil alkole yakın bir oranda olması gerekiyordu.
Yani, direksiyon başına oturduğunda, kesinlikle kendini bilmiyordu ve tüm melekelerini kaybetmiş bir durumdaydı…
Sonra ne oldu?
Hep birlikte ne olduğunu biliyoruz!.. Başta Rıdvan Dilmen olmak üzere, ne kadar arkadaşı, dostu futbolcu varsa geldiler, Bandırma cezaevinde dostluk maçı falan oynandı, dostluk görüntüleri verildi ve Erdi de, çok kısa süre sonra tahliye oldu!..
Oysa, birkaç ay sonra askere gitmeye hazırlanan öldürdüğü gencecik delikanlının babası, yüreğinin yanıklığının hafiflemesi için, ceza almasını istiyordu.
Olmadı… O oğlunun öldüğü ile kaldı!..
Erdi de serbest kaldı…
Şimdi, mutlaka bu durum kanuna, kitabına uyduruldu ve böylesine ağır bir suçtan dolayı Erdi elini kolunu sallayarak cezaevinden çıktı.
Fakat, kamuoyu vicdanında gerek onu serbest bırakanlar, gerekse kendisi aklandı mı dersiniz?
Bakın geçen gün, nöbetçi bir mahkeme azılı bir hırsızlık şebekesinin 52 kişilik tüm üyelerini serbest bırakıyor. Adamlar sırra kadem bastıktan sonra, her nedense tekrar yargılama yapılıyor ve serbest bırakılan 52 azılı hırsız, tekrar aranıyor!..
Bu nasıl bir mantıktır, bu nasıl bir kanun uygulamadır, varın siz değerlendirin!..
Böyle bir yanlışlık olabilir mi? Ama burası Türkiye olunca, herşey mümkündür…
Yargının en üst noktasından emekli olup da, Türkiye’de adalete inanmadığını ve asla güvenmediğini defalarca söyleyen bir eski yetkilinin böylesine bir ikrarda bulunduğu kaç ülke biliyorsunuz?
Sonra işte geride kalanları bizler de ahlarla, vahlarla anarız sadece… O kadar!.. Gerisi de boş!..

28 Ağu

Kim durduracak bunları?

Türkiye’de özellikle doğu ve güneydoğudan sonra, büyük kentlere sıçrayan, bombalama, patlatma ve orman yangınları ile birlikte büyüyen PKK terörünün yanında, uyuşturucu bağımlılarının yarattığı terör olaylarında da çok büyük bir artış olduğu gözleniyor.
Geçtiğimiz yıl yaz aylarında başlayan ve aralıksız olarak kış aylarında daha da yoğunlaşarak, halen de devam eden PKK’ya yönelik operasyonlarda son derece büyük başarılar elde edilirken, artık yapacak bir şeyi, kaçacak bir deliği kalmayan eşkiya, son çare olarak memleketin zenginlikleri arasında sayılan ormanlarımızı bir bir yakarken, bir yandan da büyük şehirlerde tedhiş eylemleriyle halk üzerinde korku ve panik yaratmayı da kendince bir savaş yöntemi saymaya devam ediyor.
Her gün kahraman Mehmetçik’in önünde kaçacak yer arayan eşkiya, zaman zaman da zarar vererek, Mehmetçiği şehit ederken, onlara kayıtsız şartsız destek veren yurt içindeki işbirlikçileri de söylemleri ile bu vatanın insanlarının sabır sınırlarını zorlama noktasına çıkartmayı hedefliyor.
Tüm bunlarla uğraşılırken, yine büyük kentlerde her geçen gün sayıları çığ gibi büyüyen halk arasında tinerci, balici olarak bilinen madde bağımlılarının yarattığı tedhiş olaylarının sayısında da büyük bir artış olduğu gözlerden kaçmıyor.
İddialara göre, özellikle son aylarda artış gösteren bu madde bağımlılarının örgütlenmesi de yine PKK tarafından yapılıyor.
Yine doğu ve güneydoğu illerinden İstanbul’a kaçak olarak getirilen, İstanbul’da her birine büyük paralar kazanacağı vaadiyle kandırılan, kimileri de ailelerinden 200-300 YTL karşılığı kiralanan çocuklar, ya hırsızlığa, ya kapkaça, ya da gaspçılığa alıştırılıyor.
Tabii bunlar öyle canım cicim yöntemleriyle değil, vurdu-kırdıyla, tehditle, dayakla, öldürme korkusuyla yapılıyor. Bir yandan da bu küçük yaştaki çocuklar, aynı zamanda madde bağımlısı olmaları sağlanıyor.
Çeşitli yöntemlerle bu çocuklar tiner, bali ve diğer uyuşturucuların pençesine düşürülerek, bir süre sonra tamamen madde bağımlısı olduktan sonra, artık kendi düşünme yeteneklerini kaybedip, tamamen kendilerine verilen talimatlar doğrultusunda hareket eden robot insanlara dönüşüyor.
Beyin hücrelerini öldüren ve artık insan olmanın en büyük özelliği olan düşünme özelliğini kaybettiren bu tür uyuşturucuların zaman içerisinde esiri durumuna düşen bu çocuklar, daha sonra birer suç makinesine de dönüştürülüyor.
Bu dönüşüm aslında öylesine planlı programlı bir şekilde uygulanıyor ki, artık uyuşturucunun pençesine düşen çocuklar, nasıl ki bir eğitimin sonunda ödüllendirilen çocuklar daha başarılı olup, bu ödülden daha fazla almak isterse, bu madde bağımlısı çocuklara da aynı yöntem uygulanıyor.
Ne kadar çok gasp, darp, kapkaç ya da benzeri soygun olayı yaparsa, o kadar çok ödüllendirileceğini bilen çocuklar, daha fazla uyuşturucu alıp, daha fazla toz pembe bulutların üzerine çıkabilmek için olağanüstü bir çalışma içerisine giriyor kuşkusuz.
Onların böylesine bir çaba içerisine girmesi ise sade vatandaşın daha çok canının yanmasına, daha çok kişinin gaspa, darba, soyguna ve kapkaça uğraması anlamına da geliyor tabii ki…
Öyle ki, bu zamanda üç kuruş parayla geçinmek için mucizeler yaratan sade vatandaş ise karşısına çıkan kendinden geçmiş bir uyuşturucu müptelasının kendisinden istediği parayı da, cep telefonunu da, çantasını da vermek durumunda kalıyor. Aksi takdirde biliyor ki, canından olacak.
Örnekleri o kadar çok yaşanıyor ki, hangi birini düşünsün… Neredeyse hemen hemen hergün gazete haberleri, televizyon ekranları bu madde bağımlılarının yaptıkları eylemlerle dolu.
Gencecik insanlar, bu madde bağımlılarının hışmına uğrayarak öldürülmüş… Orta yaş ya da yaşlı kadınlarımız erkeklerimiz, kendilerinden geçmiş bu tinerciler, balicilerin vücutlarına sayısız defalar sapladığı bıçak darbeleri ile en sevdiklerine zamansız olarak veda etmiş…
Türkiye’nin büyük kentlerinde bu ve benzeri olayları hergün yaşıyoruz. Hergün şahit oluyoruz işte.
Yalnız, bir şey daha var ki, bunlarla yapılan mücadelelerde yeterince sonuç alındığını söylemek mümkün değil.
Karşı taraf var gücüyle her gün bu madde bağımlılarının sayılarını arttırırken, devlet olarak önlem alması gereken kurum ise neredeyse elleri kolları bağlanmış bir şekilde yaşanan olayları sadece seyretmekle yetiniyor.
Eğer yakalananlar olursa, ki bunların büyük çoğunluğu cezadan kurtulması için 13-15 yaş seviyesindeki çocuklardan oluştuğu için, ya hiçbir ceza almadan, ya da çok küçük cezalar alarak kurtuluyor. Bunları yetiştirenler de bu durumu çok iyi tahlil ettikleri için de, özellikle bu yaş seviyesindeki çocukları daha fazla bu sektörün içine sokuyor.
Durum böyleyken, her nedense ne kanunlarda ne de uygulamalarda en küçük bir değişiklik yapma gibi bir düşüncenin olmaması da vatandaşı düşündürüyor doğrusu.
Neden yapılmaz?
İnsanın aklına hiç de hoş olmayan düşünceler de gelmiyor değil…
Acaba devlet bu gibi durumlara gereken önlemleri almayarak, gizli de olsa bir nüfus planlaması uygulaması mı yapıyor!..
Dediğimiz gibi gerçekten böyle bir düşünce hiç de hoş değil. Değil de, bakıyorsunuz elle tutulur doğru dürüst bir önlem almaya yönelik herhangi bir girişimin olmaması da dikkat çekiyor.
Siyasetçilerimiz zaten son aylarda ya bir parti kapatma davası, ya bir Ergenekon davası, ya bir türban davası, ya bir YÖK ve rektörler davası ile kendilerini o kadar meşgul etmişler ki, memleketin asıl can alıcı sorunlarına bakmayı dahi akıl edemez olmuşlar.
Bu yukarıdaki paragrafta saydıklarımız insanların canını, malını almaya yönelik durumlar olmasa da, tüm enerjilerini bu yönde harcayan siyasetçiler, asıl can alıcı gerçek anlamda insanlarımızın hayatını karartan bu konulara zaman ayırmayı sanki kendilerine zul addediyorlar.
Böylesine bir ülkede yaşadığımız için kendimizi ne kadar şanslı olarak görsek azdır herhalde…
Öyle ya, bu ülkede insandan bol ne var ki?
Hatta, kum torbalarının bile insandan daha değerli sayıldığı bir ülkede, insanların malını, canını, namusunu kollayacak uygulamalara ne gerek olur ki? Bizimki de münafıklık işte!..
Gerçi vatandaş da kendi canından öylesine bezmiş ki, yıllar yılı istediklerini alamamanın boşvermişliği içerisinde artık siyasetçiden herhangi bir beklentisi bile kalmamış sanki.
Sonuçta, ölenler öldüğü ile kalıyor, geride kalanlar bir iki vah vah, tüh tüh ediyor ve ondan sonra herşey de unutuluyor gidiyor…
Memleket hâlâ pembe toz bulutlarının üstünde!..

27 Ağu

Can Eriği

Ali Şeyh ÖZDEMİR
Edebiyat Öğretmeni

Ona ben “Can Eriği” derdim; kızardı…
Hâlbuki “can eriği” gibiydi o… Hayatın hep yangınlarını görmüş; yokuşlarında yorulmuş, yanmış, tutuşmuş, yanardağ lavlarına döndürmüştü benliğini… İşte, bu yangındı onu yeşilden sarıya; sarıdan kıpkızıl kırmızıya dönüştüren. İşte, bu yangındı onu ekşiden kekremsiye; kekremsiden bal şirinliğine döndüren… Continue Reading »

27 Ağu

İNG Bank!!!

Turgut İNAL

Balıkesir Barosu E ski Başkanı

Türkiye’de, bütün gazetelerde, tam sayfa halinde yukarıdaki ilan yayınlanmıştı. İNG BANK’ın verdiği ilanda,  “Türkiye’de olmaktan gurur duyuyoruz” yazılıydı. Onlar gurur duymuştu ama bizim gurur duyduğumuzu söylemek mümkün değil. Böyle ilanların sayısı her geçen gün arttıkça, içimiz sızlıyor sanki yüreğimiz jilet kesmiş gibi yanıyor. Ülke, ekonomik üst düzeye mi çıkıyor, yoksa kapitülasyonlar geri mi geliyor. Yabancılara satılan şirketlerden, Yabancıların el koyduğu özelleştirilen dev firmalardan, yabancılara satılan dönümlerce arazilerden sonra nasıl mutluluk duyulur bilemiyoruz. Continue Reading »

27 Ağu

Hormonlu Gıdalarla Beslenen Hormonsuz Evlilikler

Dr. Ahmet FİDAN

BALIKESİR ÜNİVERSİTESİ

Geçen yılın son baharında “Türkiye’de Evlendirme Hizmetleri ve Evlendirme İşlemlerine Alternatif yaklaşım” konulu bir makale yazmıştım. Beş sayfalık makalemin ön çalışmaları sırasında birçok farklı il ve ilçede belediyelerin evlendirme birimlerinde araştırmalar yaptım. Bu konularda yüzlerce çifte bu konularda sorular yönelttim. Bir yandan da gözlemci olarak evli çiftleri gözlemledim.

Makalemde 15 - 20 günlük bir eğitim semineri almadan çiftlere kesin evlilik cüzdanları verilmemesi gerektiğini savundum. Ancak bu eğitim seminerini alanlar “nihai evlilik cüzdanları”nı alacaklardı. Eğitimde hangi konular (dersler) görülecek Continue Reading »

26 Ağu

Yayın İlkelerimiz ve Düşüncelerimiz!

EDİTÖRDEN 

ONLINE BİLGİ İLETİŞİM AĞI YAZAR PORTALİ YAYIN İLKELERİ

1. Bu sitede yayınlanan yazıların bütün hakları yazarlarına aittir.

2. Bu sitede yayınlanan yazılar kaynak gösterilmeksizin kısmen veya tamamen alıntı yapılamaz.

3. Her günün yazısı gece 01 itibarıyla yayına girer. O güne ait yazı en geç sabah 08 e kadar yayına konulabilir. 08 den sonra gönderilen yazılar ertesi gün yayınlanır. Continue Reading »

© 2008 Online Bilgi İletişim Ağı

Designed by best linux hosting -- Made free by | business web hosting uk | vps hosting | Colocation Hosting |