content

yazarportal-com-bilgiagi-net-tasviriefkar-com

30 Eyl

Taşlaşmış Yüreklere İnce Bir Haykırış…

"Bazılarımız mürekkep, bazılarımız da kağıt gibiyizdir. Ve eğer bazılarımızın siyahlığı olmasaydı, diğer bazılarımız dilsiz kalırdı; ve bazılarımızın beyazlığı olmasaydı, diğer bazılarımız kör kalırdı...!" der Halil Cibran.

Ve bunun için de mürekkebin kağıda dokunması gerek, değil mi!

Yani kağıt ve mürekkepten birisinin kımıldaması, yerinden kalkması gerek…

İşte bu yüzden ben, “taş yerinde ağırdır” sözüne katılmıyorum: Zira yerinde dura dura yosunlaşan taşlar gibi yosun tutmak istemiyorum. Kartopu misali yuvarlana yuvarlana büyümek, herkese tek tek ulaşmak, selamlaşmak istiyorum. Ve bu düşünceyi kibir ve nefis yükü altında çömelmiş halde bulunan toplumumuza öylesine egemen kılayım ki ne kör kalsın ne dilsiz.

Sakın yanılgıya düşmeyin. Yalnızlıktan kurtulmak; kalabalıklara karışmak değil, gidişiyle kişide yalnızlığın yer ettiği sevgiyi göğüsleyerek koruyabilmeyi başarabilmektir aslında.

Sevgi vb. duyguları yok eden tehditlere karşı en büyük tepki de düşünsel yalnızlığın içinden çıkmaktır.

“Taş yerinde ağır” mış… Yerinde ağır olan yüreksiz taştır, ya yürek taşıyanlar…

Kalsın yerinde taş kımıldamadan, bana ne. Yüreği taşlaşanlar da kımıldamasın!

Belki de cümle mahlûkattan yoksun yaşar, çorak bir tarlanın kenarında. Ne anlar ki yağmurdan taş. Oysa toprak misali taştan habersiz bir damla suyu ömrünün baharında bekleyenler öyle mi?

Yosun elleriyle sarıp sarmalamıştır çıplak yüreğini, haberin yok.

Taş yürekle; ne bir dağın eteğindeki ateşi söndürebilirsin, ne de annelerin gözyaşları misali hasretten başka türkü bilmeyen ırmağın sesinden bir şey anlarsın.

Aslında taş yararlıdır ama taşlaşmak başkadır…

Başka dillerin çevirisiyle değil; kendi gönül lehçemle anlatıyorum...

Barışa, huzura ve sevgiye davet edip de tüm benliğine bu arzulamayı yaymamak nedir bilir misin! Bunları, ancak benlikten, ta yürekten gelen çağrılarla mümkün kılabilirsin, beden diliyle değil…

İlla senin canın mı yanmalı, sen mi ölmelisin?…

Baştakilerin halkı neden anlamadığını şimdi anladınız mı?

Hep başta duruyorlar, hep yerinde ağır kalıyorlar…

"Gelin tanış olalım" diyen Yunus, ağırbaşlı değil miydi?

Varsın kar misali hafif olayım...

Kibirle vakarı, ağırbaşlılığı karıştırmayın, şimdilerde yaşanan kibirdir başka bir şey değil...

Taş durağandır. Kımıldayamaz yerinden, ancak birisi dürter o vakit yuvarlanır ve belki de ufalanır başka cisimlere çarparak. Oysa yerinde duran taş, ne büyür ne küçülür.

Taşlaşan yüreklere de sevginin dokunması gerek…

Ne koşar ne de bir salkım umut sunar sevgi dokunmayan yürek. Yol yürütmez. Ne kendi değişir ne de sevgiyle değişmek isteyenlere geçit verir.

Neden bazılarımız kış olur, bazılarımız yaz. Peki bazılarımız kar olduğunda, bazılarımızın da güneş olup eritmesi mi gerek illaki…

Birbirimize sevgiyi dürtelim, dipçik ve copları değil, ne olursunuz!

Nedir ki bu zıtlaşmadan kazandığımız?

Sadece kin ve nefret…

Ve ancak sevince, sevgisiz halin ne kadar berbat olduğunu o zaman anlar insan…

İsterim ki; inandığım, rahmetini salına salına düşürürken kainata, emrine amade olan kar tanelerinin yumağına ben de katılayım…

Ben de bileyim gökkuşağındaki cümle renkleri... Ben de gezineyim her birinin ayrı ayrı anlamı olan gökyüzüne çizilmiş bulutları. İnce damarlarından aynı suyu taşıyıp çeşit çeşit dokuduğu yaprağını rüzgarlara bırakarak dünyadaki mevsimleri haber veren ağaçların her biriyle bir olayım...

Doğruyu kımıldamadan bekleyerek, görünmez yosunlar bağlayarak öğrenen kaç kişi vardır?

Her bir kar tanesi ayrı ayrı düşer yeryüzüne ama birbirine karışınca anlam bulur, yağmur da öyle değil mi?

Soğuğun habercisi görünse de kar, sevginin hayat bulduğu sıcak üşümeler de barındırır içinde…

Kucağınıza düşen kartopudur mutlu bir gülücük bıraktıran çocuk düşlerinize.

Yuvarlanır, yuvarlanır ama büyür kartopu…

Selam sana gökyüzü: Bağrından düşerken yere, dostlarımla tutuştur ellerimi ne olur.

Selam size kuşlar: Kanatlarınızda uçurun beni dostlarıma ne olur.

Selam size ağaçlar: Gölgenizde dostlarımla hasbihal yapmam için izin verin ne olur…

Selam pencerede bekleyen özlem dolu gözlere: Bildiklerim, gördüklerim ve yaşadıklarım size verilecek birer emanettir yumağımda.

Ve selam sana güneş: Madem eriteceksin, bari dostlarımın yüreğinde erit beni ne olur.

Bana göre değil durup beklemeler.

O bekleyişte kimbilir kaç kırlangıç ömrü son bulur ve ne kadar kibir saklıdır!

İsteyen, söz işitmeyen sağır taş olsun yeryüzünde.

Oysa duvar dibinde elleri koynunda bekleyenlere, yolda kalmış yolculara ve umudunu dünlerde bitirenlere çok sözüm var. Çok sözüm var soğuk taşlara yazılmış isimlere. Demet demet yaptım kardelenleri yüreğimde.

Ne Kardelen ne de Gül yeşerir taşta.

Leke değdirmem yumağıma ama, her birinizin temiz umutlarını eklerim bilesiniz.

Korkmayın yüreklerinize kadar batın.

Asrımızda belkide güneş zamansız doğuyor… Ondan mı sevgiler hep vakitsiz eriyor?

Ölüm neden herkese eşit gelmiyor? Neden hep böyle algılanıyor ki? Kimi az, kimi çok yaşıyor. Az yıla çok, çok yıla az şey sığdıran yok mu! Peki, neden bunlar böyle algılanmıyor?

Sevgiyi ögrenmemiz için kaç yüzyıla ihtiyacımız var ki?

Oysa bazen saniyeler de yeterlidir.

Bir şey anlam kazanırken, her şey nasıl da anlamını yitiriyor?

Herkes yerinde durmak yerine; kendi göbek bağını kesse.

Özgür dolaşmanın her anını değil, bir anının bile ne demek olduğunu öğrense.

İçerdekini dışarıya, dışardakini içeriye almaya cesareti olsa…

Gözyaşını bir selama silebilse…

Evet, bazılarımız olmasaydı, bazılarımız neye yarardı hiç düşündünüz mü? Son olarak şunu söylemek isterim; bir toplum kötüye gidiyorsa sorun: Kötülerin veya kötülüğün yaygınlaşması değil, iyilerin kötüler kadar organize olamayışındandır...

Etiketler : , , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorumlar Kapatıldı.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank