content
06 Kas

Kapitalizm’e Hayır! Ama Neden?

Kapitalizme hayır ama neden? 

Her ne kadar ülkemizde oturmak üzereyken postal sesleri sayesinde sekteye uğrasa da, kabul etmek gerek ki dünyanın, tam tanımıyla çağdaş dünyanın en büyük meselesidir “Toplumsal Sınıfların Çatışması”

Çok basit tanımla, gelir düzeyi ve yaşam standardı farklı insanların arasındaki mücadeledir. Asla bitmeyecek gibi görünmesinin sebebi ise; çağımız insanlarında bile yenilmesi zor bir içgüdü olan “zevk için zevk” anlayışından başka bir şey değildir. Bu konuya ileride değineceğiz. Fakat önce “Toplumsal Sınıfların” nereden doğduğuna bakalım.

Geçmişte “biyolojist” yaklaşımlarla açıklanmaya çalışılan toplumsal sınıf farklılıkları, gelişmiş ülkelerin sömürgeleştirme sevdasının artması ile görünürde devam etse de son demlerini yaşamaya başlamış ve zamanla yerini yaşam biçimlerine dayalı farklı toplumsal sınıfların birbirine karşı üstünlük mücadelelerine bırakmıştır.

Bu noktada diyebiliriz ki toplumsal sınıf farklılıkları, kolaycılığa kaçan ve herkes tarafından daha kolay anlaşıldığı sanılan “biyolojist” yaklaşımın ardına saklanmayı becerememiştir. Aydınlanma çabaları buna izin vermemiş, gerçeği yani asıl sorunun yaşam tarzlarından doğan farklılıklara bağlı bir üstünlük kavgası olduğunu gün yüzüne çıkartmıştır.

Yaşam biçimleri arasındaki farkı, sosyal, ekonomik, ırksal, dinsel farklılıklardan ister birine ister birkaçıyla ayırabiliriz. Her toplumda farklı temellere (Katolik-protestan, siyah-beyaz, burjuvazi-aristokrasi) dayansa da hepsinin temelinde “zevk için zevk” anlayışı yatmaktaydı.

Fakat her toplumsal olgunun bir ömrü olduğu gibi yaşam biçimlerine göre oluşan farklılıklar da kapitalizmin günümüzdeki anlamıyla doğuşu ile değişime uğradı.

Dünya nüfusunun %90’ından fazlasının farkında olarak ya da olmayarak etkilendiği üzere bu yeni sistem, toplumsal sınıf anlayışını canı istediği ya da işine geldiği zamanlarda, kendi keyfine göre değiştirdi.

Öyle ki küreselleşmenin de etkisiyle dünya çapındaki büyük sermaye sahipleri, toplum yapısını oluşturan bütün dinamiklerle istedikleri gibi oynamaya başladılar. Bu noktada küreselleşme, toplumu yönlendirebilen güçlere, dünyanın her yanına ellerini uzatabilme kolaylığı sağlamaktan öteye tek bir işe daha yaradı.

Geçmişte de var olan “Zevk için zevk” anlayışını bütün dünya nüfusuna eskisinden çok daha fazla enjekte etmeyi başardı. Hem de tüm dünyanın bilinç düzeyinin arttığına inanılan bir dönemde...

Günümüzde, toplumbilimcilerin ellerinde sistemler ve toplumsal sınıfların nasıl oluşma yollarına dair genelleme yapılabilecek çok fazla sabit veri bulunamadığı için bilimsel bilgi üretimi de zorlaşıyor. Üretilenler de eskisi gibi geniş kitleler üzerinde aynı sonucu vermiyor.

Bu noktada toplumlara gösterilenin aksine, aslında varolanın peşinde koştuğumuzda vardığımız sonuca en basit şekilde bakmak gerekirse, günümüz toplumsal sınıfları “Sermaye ve güç sahipleri” ile fark gözetmeksizin “Diğerleri” yani “Yönlendirilenler” arasında oluşmaktadır.

Toplumsal sınıf ayrımının yönlendiren-yönlendirilen ekseni etrafında bu denli fark edilmez hale gelmesi yolundaki en büyük adım olan küreselleşmenin beslediği popüler kültürün ışıklı dünyasına tam geçişin sağlamasında en büyük katkıyı, 2000’li yılların başlangıcı ve Jennifer Lopez'in “Waiting For Tonight” şarkısı ile yapmıştır.

Şaka bir yana "2000'lerin ........sı" diye dünyaya neler yutturuldu iyi hatırlamak gerek.

Ne yazık ki günümüz yaşantısında, akla gelebilecek tüm alanlarda toplumsal saygınlık kazanmanın yolu, önce sermaye sonra da sermayenin sağladığı bilgi gücüne dayanmaktadır.

Buna kanıt olarak ise gelir farkının sağlıklı doğum oranına, eğitim düzeyine, adalet sistemlerinin adaletli işlemesine, savaş, afet v.b. olaylardaki kayıplara hatta kazalardaki ölüm oranlarına kadar işlemesini gösterebiliyoruz.

Peki ya bundan kurtulmanın, farklı bir dünya yaratmanın ihtimali yok mu? Sorun varsa çözüm de vardır, önemli olan sorunu ne kadar “sorun” olarak gördüğünüdür.

1920’lerin İngiltere’sinde, bir zamanlar üyesi olduğu muhafazakar partiye küstüğü zamanlarda, partinin sebep olduğu toplumsal bozukluklara dair Sir Winston Churchill bile ilginç saptamalarda bulunuyor:

“ Muhafazakar parti içeride sömürüye, bunu örtmek için dışarıda saldırganlığa, vergi hokkabazlıklarına, parti makinesinin zulmüne, bol bol duygusallığa, milyonlarca insana pahalı yiyecek, milyonere ise ucuz işgücü sağlamasına dayalı, kurulu büyük çıkarlar arasındaki bir konfederasyondur…

İngiliz halkına verilmekte olan en büyük zarar, kentlerde aşırı hızla nüfus birikmesi, köylerimizin boşalması, nüfusun topraktan kopması, zenginlerle yoksullar arasındaki doğal olmayan aşırı fark (…) işçiler için hiçbir asgari yaşam ve rahatlık düzeyi sağlanamaması; öbür uçta ise bayağı ve zevksiz bir lüksün hızla büyümesi. İngiltere’nin asıl düşmanı bunlardır.”

Hıristiyanlıktaki günah çıkarmanın güzel bir örneği ile karşı karşıyayız…

Günümüz kapitalizminin 1920’lerdeki öncül yansıması sömürgeciliğin en ileri devleti İngiltere’de bile büyük önderleri Churchill’in bu söylemleri sizlere tanıdık geliyor mu?

Tek örnek bu değil.

Yine bir Batı Avrupa ülkesi olan ve sınıfsal farklılıkların iç kargaşa çıkardığı Fransa’da da toplumsal barışı sağlayan General de Gaulle bile şu çağrıyı yapmak zorunda kalmıştır:

Bir gün makine ortaya çıktı. Sermaye de onunla evlendi. Bu çift dünyaya sahip oldu. O günden beri pek çok insan, herkesten çok da işçiler ona bağımlı hale geldiler. İşleri için makinelere, ücretleri için patronlara bağımlı olduklarından, kendilerini manen, ahlaken düşkün, maddi bakımdan da tehdit altında görüyorlar.

İşte Sonuç: Sınıf Kavgası.

Dünyanın 35 yıldır uğradığı sarsıntıların kökeninde yatan şey, durmaksızın öne atılıp çözülemeyen bu toplumsal sorundur. Bizim yurdumuzda ayrılıkçılara bunca umutsuz uğraşlar sağlayan yine bu toplumsal sorundur. (…) Bu toplumsal sorun her şeye egeme durumdadır. Özgür halklar propagandalarını istedikleri kadar çalıştırsınlar, isterse yıkımlara yol açacak kadar silahlansınlar, her insan toplumda yerini, payını ve saygınlığını elde etmedikçe, demokles kılıcı başlarının üzerinde sallanmaya devam edecektir.”

İlk bakışta altı çizili bölümler, konuşmaların en can alıcı yeri gibi gözükmese de bana göre anahtar bölümleri oluşturuyorlar.

İnsanların “Zevk için zevk” tutkusu ve temellerini tamamen bu tutkunun üzerine kurmuş bir küresel sermaye. Sonucunda da sermayenin belirlediği toplumsal saygınlığa sahip olan ışltılı insanlar…

Toplumların en erişilmez sınıfları…

Gerisi, yani bizim gördüğümüz ya da bizlere gösterilen ise eskide kalmış “yaşam biçimlerine göre şekillenmiş sınıflar.”

Ne kadar yalanlar… Aslında yıllar yılı sahne değişmiş, dekor değişmiş, oyuncular değişmiş fakat oyun değişmemiş.

Eleştirel toplumbilimcilerin son yıllarda bu kadar artmalarının ve kabul görmelerinin sebebi, bu döngünün kırılamaması ve toplumsal farklılıklar üzerinde sahip olunamayan genel geçer verilerden dolayı bilimsel bilginin üretilememesidir.

Asıl sorun, kapitalizmin tek rakibi olan Sovyetlerin yıkılmasının artından yaratılan tüm alternatiflerin yine küresel kapitalizmin türevleri olarak gelişmesidir. Bu yüzden yeni alternatifler yaratılamamakta, yine insan sömürüsüne dayanan “Asya tipi kalkınma” alternatif olarak gösterilmektedir.

İşte bu noktada Fransa’nın geçirdiği değişimlere dikkatli göz atmak gerekiyor.

Çözümün yolu, Generale de Guelle’un da dediği gibi ,“her insan toplumda yerini, payını ve saygınlığını elde etmedikçe” ilelebet tıkalı kalacak ve “bayağı ve zevksiz bir lüksün hızla büyümesi” sonucunu doğuracaktır.

Bu yapı içerisinde insanların bilinçlenmesi ve sınıf farklarının asıl nereden doğduğunu anlaması beklenebilir mi?

Bunun cevabını dolaylı olarak vermek istiyorum.

Dünyaya yön veren ana güdüleyici ne yazık ki erdemli ve daha güzel olana ulaşmak değil, “zevk için zevk” almaya yönelik. Sınırsız zevkin doyumsuzluğu, ne yazık ki mutluluk, saygı, aşk, maddi kazanç hatta sanatı bile erdemden uzaklaştırmıştır.

Bu içgüdüsel hareketin sonucu siyasi bir akım olarak doğan Liberalizm ne yazık ki deneyimsiz, plansız ve bilinçlenmekten uzak, beceriksiz fakat sermayeye yakın ya da sahip politikacıların önünü açmaktadır. Kendisinden sonra geleceklere öğretecek bir şeyi olmadığı gibi içinde bulunduğu topluma da öğreteceği tek şey, kendilerini küresel akıntılara bırakmaları olacaktır, tıpkı kendilerini de bıraktıkları gibi.

Sonucu ise, özel değerlerin zamanla yok olması ve içinde bulundukları toplumun geçireceği değişimleri tamamen dünyayı yönlendiren sermayenin güdümüne sokması olacaktır…

Emek harcayanların geleceği, (kendileri için de geçerli olmak üzere) tamamen kar amacına dayalı toplumsal bir düzene kendilerini ait hissetmeleri ile düzelemez, çünkü kişisel kara dayalı düzen toplumsal gereksinimleri karşılayamaz.

Peki ne mi karşılar?

Etiketler : , , , , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

1 Kere Cevaplanmış to “Kapitalizm’e Hayır! Ama Neden?”

  1. 1
    Ugur Özaltın Says:

    Kapitalizm de kominizm de İslam inancının bir bölümünü alıp diğer bölümünü inkar ederek veya düşman ilan ederek varlıklarını sürdürmişlerdir fakat bunlar bitmeye mahkumdurlar.

    Kapitalizm İslam ın çalış kazan bölümünü benimsemiş ve BÖLÜŞ bölümünü inkar etmiştir.

    Kominizm de paylaş-bölüş kuralını benimsemiş fakat İNAN bölümünü inkar etmiştir.

    İslam inancı ise inan, çalış,kazn ve paylaş sitemidir ve bir bütündür

    ABD başkanı boşuna HAÇLI SEFERİNİ BAŞLATIYORUZ dememiştir. İslam inancıyla savaşları ABD modeli din-islam enjekte etmektir. ILIMLI İSLAM hikayesi budur

Yorum Yazınız

You must be logged in to post a comment.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank