content

yazarportal-com-bilgiagi-net-tasviriefkar-com

03 Mar

Ahiret Neden Gereklidir? (III)

Ahireti Zorunlu Kılan Tarihsel Süreçlerden Kesitler:
Biraz tarih sayfalarında gezinelim.

Sanayi Devrimi ile birlikte, emek ve sermaye arasında oluşan çelişki ve sonrasında köylü-burjuva çelişkisinin gelişimi ile birlikte ortaya çıkan sınıfsal ayrımların en temelinde yer alan iki sınıfı iyi görmek gerekmektedir ;

1. Sömürenler
2. Sömürülenler

Piyasacılık (Kapitalizm), bildiğiniz gibi DEREBEYLİKlerden sonra ortaya çıkmış bir ekonomik sistemdir. Sanayi Devriminden önce tarıma dayanan ekonominin dinamiklerini oluşturan köylü, derebeyleri tarafından sömürülmekte iken, sanayi devrimi sonrası oluşan konjonktürel koşullar dahilinde, egemenleşen burjuvazi tarafından sömürülmeye başlanmıştı. Buna neden olan temel faktörler ise ; derebeylikler sürecinde, ekonominin temelini oluşturan tarımda, özel mülkiyet yollu (tımarcılık) toprak sahiplerinin, sanayi devrimi ile birlikte SERMAYE SAHİBİ sıfatıyla meydana çıkıp, FABRİKATÖRE evrilmesi ve feodalizmin modernize edilmesi neticesinde, KAPİTALin çok daha önem ve değer kazanmasıdır.

Fransız Devrimine zemin hazırlayan bu yaklaşım ve toplumsal sınıflar arasındaki uçurumun ciddi boyutlara ulaşması neticesinde oluşan ihtilal ve sonrasında ortaya çıkan modernizm gibi yaklaşımlar da farklı süreçlerin, kapitalist sistemin kalıp ve kılıf değiştirmesinin nedeni olmuştur.

Fransız İhtilali öncesinde toplum, çeşitli sınıflardan oluşmakta idi ;
Soylular, Ruhbanlar, Burjuvalar ve Köylüler. Bu sınıflar arasında vergi yükümlülüğü bulunan 2 sınıf mevcuttu. Köylüler ve Burjuvalar…

Soylular ve Ruhbanlar ise vergi ödemiyor; köylüler üzerinde yoğun bir tahakküm üretiyorlardı. Ve bu süreç bir takım aydınlardan oluşan bir ilerici jenerasyonun başlattığı ‘’özgürlük ve demokrasi’’ odaklı çıkış hararetlendiği dönem dahilinde, ihtilal tohumları ekilmiş; Egemenliğin Halka ait olduğu ‘’Cumhuriyet’’ yöntemine geçiş için çalışmalar başlatılmıştı.

Kapitalizmin baş gösterdiği-ki derebeylik/feodalizm sürecide esasen buna dahildir- süreçte, ruhban sınıfının SOYLULAR ve BURJUVALAR tarafından desteklenmesinin temel nedenleri ;

- Sömürülmeye müsait bölgeleri işgal etmek için gerekli konjonktürel ortamın hazırlanması sürecedir. Özellikle Haçlı Seferleri incelendiğinde burası daha net ve anlaşılır olacaktır.

- Köylüler üzerinde yapılacak pasivizasyon çalışması ile sermaye tröstlerinin karşısında muhalif kanat oluşmamasını sağlamak

- Totaliter rejimi güçlendirmek

- Manevi istismar yolu ile, karşıtları imha etmek

2.madde yani totaliter rejimi güçlendirmek amaçlı oluşum ise, tarihin en acı, en vahim, en haysiyetsiz katliamıdır ki, ortaçağ engizisyonlarının ardı sıra koşan ‘’Dindar Kesim’’ bu pasivizasyonun en büyük örneğidir. Ayrıca; günümüz coğrafyasında mevcut konjonktürel koşullar dahilinde yaşanan bunalımlara hiçbir şekilde muhalif olmayan halkın içinde bulunduğu durum da bu gerçeğe çok açık bir örnektir.

2.madde bağlamında, Ortaçağ Avrupa’sında ‘’Ahiretçilik’’ kavramının öne çıktığını görmekteyiz. Pavlus uydurmalarını dinleştiren ve PAPA gibi büyük bir RUHBAN merkezi üreten SOYLULAR ve KRALLAR, ‘’ARTI DEĞER’’ elde ettikleri yoksul halkın; tüm bu olanları kabul etmesi, hiçbir suretle mecbur olmamasına rağmen sömürülmesine tepkisiz kalmasını sağlamak adına, ‘’Ahiretten ARSA SATIŞI’’ dahi yapmışlardır.

Anti-sekülerleştirilen DİN üzerinden yozlaştırılan toplum değerleri ve halk, adeta tüm bu olanları kabullenmiş ve dünya’yı çile hane, ahireti zevk hane haline çevirmiştir.

Bunu, Osmanlı ve Arap toplumlarının genelinde de net biçimde görmekteyiz.

Sıkıntının odağında yer alan; Sermaye ile Emek arasındaki temel çelişki ve ‘’Artı Değer’’ sorunu, her türlü fikir ve inanışın yozlaştırılmasında en temel faktör olmuştur.

Sömürenler ile Sömürülenler arasındaki bu ciddi uçurum büyüdükçe oluşan tepkiler, ‘’Diyalektik Materyalizm’i’’ doğurmuş, adeta Kapitalizmin aracı haline getirilen DİN olgusuna karşıt alelacele üretilen diyalektik ile ‘’YOK SAYMA’’ ve ‘’YOK ETME’’ taktiği uygulanmıştır. Marksist perspektiften bakıldığında ; DİN en tehlikeli olgudur. Çünkü tarihsel süreçte, hiçbir zaman KAPİTALİZM’in buyruğundan çıkmamıştır.

Savaşlar, Darbeler, ihtilaller, Devrimler, Feodalizm….vs. Tamamında DİN Başrol oyunculuğunu hiçbir olguya teslim etmemiştir.

Haçlı Emperyalizminden, 1.Dünya Savaşına kadar, halkın SÜRÜ haline gelmesi adına, ‘’Dini Motifler’’ en çok rağbet gören unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Özellikle, tepkisel çıkışı ile göze çarpan ‘’Hegel’’, tinsel unsurların özünde yer alan ‘’ruh’’ kavramı için ; ‘’tüm ineklerin siyah göründüğü bir geceden ibarettir’’, şeklinde bir açılım yaparak, esasen ‘’bilimsel sosyalizmin’’ temelini teşkil eden bu açılımı ile ‘’Dinleri DOGMA’’ olarak tanımlamıştır. Dialektik Materyalizmin referans olarak gösterdiği ‘’STOACILAR’’ da Kozmik-Evrensel bir Tekliğin Tanrısallığına atıflarda bulunmuş, fakat hiçbir zaman TANRI kavramını kabul etmemişlerdir. (Deizm’in çıkışı için stoacıları anlamak gerekir).

Esasen, EVRİM fikrine karşı ortaya koyulan ‘’Genesis merkezli yaratılışçılık’’ fikri de, aynı şekilde SOYLU-KRAL ve RUHBAN işbirliği ile hazırlanmış, büyük bir çelişkidir. Bu çelişki ve güçlenen KİLİSE ile birlikte, halk içinde bulunduğu sefil duruma karşı hiçbir çıkış yolu bulamayacak kadar ciddi bir acziyete itilmiştir. Tıpkı günümüzde MODERATE(uysallaştırılmış) İSLAM yoluyla, Türkiye ve Ortadoğu üzerinde geliştirilen senaryo gibi…

Fabrikalar kurulmuş, zanaatkar değersizleşmiş, eski toprak ağaları fabrikatör olmuş ve zanaatkar kesim ise işçi olmanın ötesine geçememiştir. ‘’Artı Değer’’ dediğimiz, işçi sırtından kazanma felsefesine ve serbest piyasa ekonomisine dayanan SİSTEM dahilinde, PARA; insan öznesinin ötesine geçmiş, insanlık değerleri ve kozmik hakikatler bertaraf edilmiştir.

Öyle ki; bu sermaye tröstleri; her yerden çöreklenmek sureti ile saltanatlarını meşrulaştırmışlardır. Mesela; Fransız Devrimi ile birlikte gelişen ‘’milliyetçilik’’ akımını dahi kullanarak, egemenlik kurmak istedikleri coğrafyalarda kaosu egemen kılmışlardır.

Emperyalizm bu sistemin BİR ÜST AŞAMASIDIR…

Coğrafyamızda ise, bu çalışmalar Ortaçağ Avrupa’sı ile eş zamanlı olarak farklı üsluplarla yürütülmüştür. Ben gibi inanırların tek avantajı ise, yozlaştırılan ve Ruhbanlarca KAPİTALİZMİN SİLAHI haline getirilen DİNİ anlayışımızı vahyin özünün dışına çıkmadan algılayışıdır.

Bir toplumun ‘’Sadaka Kültürüne’’ entegrasyonu neticesinde, hiçbir suretle ‘’Gerçek anlamıyla kullanılmayan’’ sadaka’nın araç haline getirilmesi neticesinde, SÖMÜRENLERİN, EZİLENLERE verdiği sus payına şahit olmak ve en vahimi; sus payını alanların adeta bayram yaparcasına sevinişini görmek, toplumsal yozlaşmanın geldiği noktaya işaret edici ehemmiyette bir durumdur.

İnsan mı Dine Muhtaçtır, Din mi İnsana Muhtaçtır?
Bu nedenlerden ötürü insan birey olarak adil ve eşitlikçi bir yönteme yani dine ihtiyaç duyduğu gibi toplum olarak da ona muhtaçtır. Çünkü o, yaratılış itibariyle toplu yaşayacak şekilde programlanmıştır, hayatını devam ettirmek için başkalarına muhtaçtır. Hiçbir insan tek başına bütün ihtiyaçlarını karşılama gücüne sahip değildir. Bir arada yaşama birtakım kuralları ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını gerektirir. Toplumun düzeni ancak bu şekilde sağlanabilir. İnsanlar dünya hayatında karşılıklı bazı hak ve ödevlerle birbirlerine bağlanmış durumdadır. Böyle olmadıkça toplumun devamı mümkün değildir. Bize göre tabiat Tanrının tekvini(doğal) kanunu olduğu gibi, din/yöntemde Tanrının teşrii (hukuki) kanunudur ve her ikisi de vazgeçilmezdir. Yerçekimi kanununun tabiat için ifade ettiği anlamın bir benzerini toplumun huzur ve mutluluğunu esas alarak adalet ve eşitlikten yana uygulanan kurallar ifade etmektedir. Biz bu kurallar bütününe ahlak diyeceğiz.

Geçmişten bugüne uzanan tüm hukuk sistemleri suç-ceza ilişkisi üzerine kuruludur. Ancak bu salt ceza sistemi insanın maddi ve manevi/ruhi kavramlardan oluştuğu gerçeğine uygun değildir. Bugüne kadar toplumların belirlediği hiçbir hukuki normda kurallara uyana şu şu ödüller verilecektir denmemiştir. Aksine kuralı ihlal edene şu şu cezalar uygulanacaktır esası hakimdir. Bu kısım elbet insanın madde kısmı ile ilgilidir. Peki, insanın manevi/ruhi/mana kısmının ödülü nerededir? İnsanın maddi kısmının cezası zaten hapis ile özgürlüğünün kısıtlanması ise veriliyorsa peki bu vicdan dediğimiz, direk insanın mana kısmına isabet eden ceza da neyin nesidir? Yaptığı hiçbir eylemin arkasına ilahi bir gücü oturtmayan bir insan bile kimsesiz bir çocuğun başını okşadığında bir haz alır. Peki, bu hazzın yeri neresidir? Bu haz insandaki manevi/ruhi kısmın ödülü değildir de nedir?

Gözlemleyebildiğimiz dünya soğuk-sıcak, aydınlık-karanlık, küçük-büyük, erkek-dişi gibi zıtlar dengesi üzerine kuruludur. Bu zıtlar dengesi üzerine gözlemlediğimiz gerçek/var dediğimiz dünyada kendini salt maddeye endeksleyen insanın iyilik-kötülük, doğru-yanlış, mutluluk-mutsuzluk gibi kavramları, insanın ruhi/manevi kısmına giydirmekte neden zorlanıyoruz? Bu ruhi/manevi kavramları insanın içsel dünyasında uygun yere koymak yerine, bunlar göreceli kavramlardır ve kişiden kişiye, toplumdan topluma değişir demek insanın kendine ve kendiyle buluşturduğu ve barıştırdığı bu kavramlara yapılabilecek en büyük haksızlıktır.

 BİTTİ

Etiketler : , , , ,

Bu Yazıyı Yazdır Bu Yazıyı Yazdır

Yorumlar Kapatıldı.



2007-2012 Bilgi Agi / Turkiye nin Interaktif Kose Yazari Gazetesi

Designed By Online Groups
ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

bizajans, kent akademisi, sunubank